2010’larda sinema açısından dönüştürücü bir on yıl yaşadık. Cesur anlatılar, yenilikçi yönetmenlik anlayışları ve türler arasında geniş bir yelpazede seyirciyi büyüleyen yapımlar, bu dönemi benzersiz kıldı. "Moneyball" ve "The Irishman" gibi karakter odaklı güçlü dramalardan, "Avengers: Endgame" ve "Jurassic World" gibi yüksek tempolu büyük bütçeli filmlere kadar uzanan bu sinema yelpazesi, hikâye anlatımında sınırların nasıl zorlandığını ve statükonun nasıl sarsıldığını gözler önüne serdi. Quentin Tarantino ve Guillermo del Toro gibi önemli yönetmenlerin de bazı başyapıtlarını bu dönemde sunduğunu unutmamak gerek.
Bu dosyada, 2010’ların her yılından sinema tarihine damga vuran en iyi filmleri bir araya getiriyoruz. Bu yapımların hepsi, Akademi Ödülleri’nde En İyi Film Oscarı kazanmış olmasalar da, hem eleştirmenlerin hem de izleyicilerin ortak beğenisini kazanarak kültürel iz bırakan ve sinema dünyasında kalıcı etki yaratan filmler olarak öne çıkıyor.
Hikâye anlatımı, görsel başarılar ve kültürel bağlam açısından dönemlerinin ruhunu yansıtan bu filmlerle on yılın sinema panoramasına birlikte göz atalım.
2010: "The Social Network"
Sony Pictures
The Social Network, Mark Zuckerberg’in (Jesse Eisenberg) Facebook’u yaratma sürecini, Harvard Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarından itibaren anlatıyor. Sevgilisi tarafından terk edildikten sonra öfkesini bir internet sitesi oluşturmaya yönlendiren Zuckerberg, bu süreçte üniversite öğrencilerini birbirine bağlamayı hedefleyen sosyal medya platformu Facebook’un temellerini atıyor. Platform hızla popülerlik kazanırken, Zuckerberg, fikirlerini çaldığını iddia eden Winklevoss ikizlerine ve ihanetle yüzleşen iş ortağı Eduardo Saverin'e (Andrew Garfield) karşı hukuki mücadele vermek zorunda kalıyor.
Film, modern bir başyapıt olarak öne çıkıyor. David Fincher’ın yönetmenliği ve Aaron Sorkin’in kaleme aldığı senaryo; yüksek tempolu, gerilim dolu ve günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan etik ikilemlerle bezeli bir anlatı sunuyor. Jesse Eisenberg’in Oscar’a aday gösterilen Zuckerberg performansı, karakterin sosyal izolasyonunu ve hırsını başarıyla yansıtırken, Andrew Garfield’ın yıldızını parlatan Eduardo yorumu, ihanete uğramış bir dostun içten ve duygusal portresini çiziyor.
The Social Network, yalnızca bir teknoloji öyküsü değil; dijital çağın kişisel ilişkileri nasıl dönüştürdüğünü ve başarının neye mal olabileceğini sorgulayan bir yapım. Film, eleştirmenlerden büyük övgü aldı ve Oscar’da En İyi Uyarlama Senaryo dahil olmak üzere birçok ödül kazandı.
2011: "The Tree of Life"
Searchlight Pictures
The Tree of Life (Hayat Ağacı), çocukluğu Hunter McCracken, yetişkinliği ise Sean Penn tarafından canlandırılan Jack’in geçmişine ve çocukluğuna dair içsel yolculuğunu konu alır. Jack’in anıları aracılığıyla, otoriter babası (Brad Pitt) ile sevgi dolu annesi (Jessica Chastain) arasındaki gerilim, inançla mücadelesi, kimlik arayışı ve masumiyetin kaybı gibi temalar gözler önüne serilir.
Terrence Malick’in şiirsel ve görsel açıdan büyüleyici yönetimi, aile dramını felsefi bir keşifle harmanlar. Doğrusal olmayan anlatı yapısı; evrenin oluşumundan Dünya’daki yaşamın başlangıcına ve zamanın uçsuz bucaksızlığına uzanan uzun ve etkileyici sekanslarla izleyiciyi varoluşsal bir sorguya davet eder. Emmanuel Lubezki’nin etkileyici görüntü yönetimi ve Alexandre Desplat’nın müzikleri, filmin rüya gibi atmosferini tamamlar.
Alışılmış anlatı yapısının dışında olması sebebiyle bazı izleyicilerde kafa karışıklığı yaratsa da, The Tree of Life, geniş vizyonu ve derin temalarıyla büyük övgü toplamış; Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanarak sinema tarihinde zamansız bir yer edinmiştir.
2012: "The Master"
Weinstein
The Master, II. Dünya Savaşı’ndan sonra hayatla bağını kurmakta zorlanan, öfkeli ve yönsüz bir gazinin, Freddie Quell’in (Joaquin Phoenix) hikâyesini anlatır. Bir dizi geçici işte tutunmaya çalışıp şiddet eğilimleriyle boğuşan Freddie, tesadüfen karizmatik bir lider olan Lancaster Dodd’la (Philip Seymour Hoffman) tanışır. Dodd, “The Cause” (Neden) adını verdiği, dini öğeler taşıyan bir harekete liderlik etmektedir ve Freddie’nin içinde potansiyel görerek onu yanına alır. Aralarındaki ilişki zamanla hem bağımlılık yaratan hem de manipülatif bir mentor-öğrenci dinamiğine dönüşür. Paul Thomas Anderson’ın filmi; güç, kimlik ve anlam arayışı üzerine derinlikli bir karakter incelemesidir.
Joaquin Phoenix, Freddie rolünde içsel çatışmalarını ve duygusal patlamalarını büyük bir yoğunlukla yansıtırken; Philip Seymour Hoffman, zekâsı ve cazibesi ardına sakladığı denetim arzusuyla Dodd karakterine hayat verir. Amy Adams da dahil olmak üzere üç başrol oyuncusunun performansları Oscar’a aday gösterilmiştir. The Master, büyük anlatılar yerine karakterlerin iç dünyasına odaklanan yapısıyla oyunculukları ön plana çıkarır. Filmdeki etkileyici görüntü yönetimi de tematik derinliğini destekler.
Oscar töreninde beklenen karşılığı görmemiş olsa da, film eleştirmenlerden büyük övgü almış; her izleyişte karakterlerine ve hikâyesine dair yeni katmanlar açığa çıkaran, üzerine düşünülmeyi hak eden güçlü bir dram olarak hafızalarda yer etmiştir.
2013: "12 Years a Slave"
Searchlight Pictures
12 Years a Slave, özgür bir siyah adam olan Solomon Northup’un (Chiwetel Ejiofor) gerçek hayat hikâyesini anlatır. 1841 yılında New York'ta yaşayan ve keman çalmada usta olan Solomon, sahte bir iş vaadiyle Washington D.C.'ye çağrılır. Burada uyuşturularak kaçırılır ve köle olarak satılır. Kendini, Louisiana’daki bir plantasyonda bulur ve özgürlüğünden yoksun bir şekilde acımasız koşullarda çalışmaya zorlanır. Önündeki on iki yıl boyunca, özellikle zalim Edwin Epps’in (Michael Fassbender) yönetiminde, dayanılmaz fiziksel ve psikolojik işkencelere maruz kalır.
Steve McQueen’in yönetmenliğini üstlendiği film, köleliğin vahşetini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren sarsıcı bir anlatıya sahiptir. Solomon rolündeki Ejiofor’un performansı hem yürek burkucu hem de çarpıcı bir içtenlikle doludur. Filmdeki oyunculukların tamamı dikkat çekse de, Lupita Nyong’o’nun Oscar kazandığı performansı özellikle unutulmazdır.
12 Years a Slave, En İyi Film Oscar’ını kazanarak yalnızca sanatsal başarısını değil, aynı zamanda tarihsel önemini de kanıtlamıştır. Steve McQueen’in vizyoner yönetimi ve anlatının gücü, filmi yalnızca bir sinema eseri değil; aynı zamanda ırk, adalet ve tarih üzerine süregelen tartışmalar için temel bir yapıt hâline getirmiştir.
2014: "Boyhood"
IFC Films
Boyhood, Mason’ın (Ellar Coltrane) çocukluktan yetişkinliğe uzanan hayatını samimi bir dille anlatır. Film, Mason’ın büyüme sürecindeki iniş çıkışları; ailesinin boşanması, yeni ilişkiler, eğitim hayatı ve kendini keşfetme deneyimleriyle birlikte işler. Hikâye, Mason’ın bir yandan kişisel sorunlarıyla baş etmeye çalışan annesi (Patricia Arquette) ve zaman zaman hayatına giren ama daima bağ kurmaya çalışan babasıyla (Ethan Hawke) olan ilişkisi üzerinden şekillenir.
Richard Linklater’ın 12 yıl boyunca aynı oyuncu kadrosuyla çektiği film, sinema tarihinde eşi benzeri olmayan bir büyüme anlatısı sunar. Bu uzun soluklu çekim süreci, karakterlerin fiziksel ve duygusal değişimini olağanüstü bir doğallıkla perdeye yansıtır. Coltrane, Arquette ve Hawke’ın doğaçlama hissi veren performansları, filmin gerçekçiliğini ve duygusal derinliğini daha da güçlendirir. Boyhood yalnızca Mason’ın kişisel yolculuğu değil, zamanın geçiciliği, ilişkilerin evrimi ve çocukluğun göz açıp kapayıncaya dek nasıl kayıp gittiği üzerine evrensel bir anlatıdır.
Film, yenilikçi anlatım yapısıyla büyük övgü toplamış, En İyi Drama Filmi dalında Altın Küre kazanmış, birçok Oscar adaylığı almış ve Patricia Arquette’e En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandırmıştır. Boyhood, hayatın gündelik anlarını olağanüstü bir sinema başarısına dönüştüren, eşsiz ve kalıcı bir yapıttır.
2015: "Mad Max: Fury Road"
Warner Bros.
Film, Max’in (Tom Hardy) Savaş Çocukları adlı fanatik bir asker grubunca yakalanmasıyla başlar. Bu grubun başında ise acımasız diktatör Immortan Joe (Hugh Keays-Byrne) vardır. Joe’nun emir subayı Imperator Furiosa (Charlize Theron), tutsak beş eşini de yanına alarak onun tahakkümünden kaçar. Max, bu kaçışın ortasında kendini bulur ve Furiosa ile istemeyerek de olsa ittifak kurarak, çölde güvenli bir yer aramak üzere tehlikeli bir yolculuğa çıkarlar. Ancak Immortan Joe’nun ordusu ve müttefikleri her adımlarını takip eder.
George Miller’ın yönettiği Mad Max: Fury Road, adrenalin yüklü, nefes kesici bir sinema deneyimi sunar. Gerçek araçlar, dublörler ve pratik efektlerle çekilen uzun soluklu aksiyon sahneleri, modern sinemanın en etkileyici işlerinden biri olarak öne çıkar. Charlize Theron’un Furiosa yorumu; güçlü, karmaşık ve ikonik bir karakter portresi çizerken, Tom Hardy’nin kelimelere ihtiyaç duymayan Max’i aksiyonun merkezinde sessiz bir direnişi temsil eder. Film, cesur feminist temaları, görsel dili ve karakter odaklı anlatımıyla büyük övgü topladı.
Altı dalda Oscar kazanan yapım — En İyi Kurgu ve En İyi Yapım Tasarımı dâhil — sinema tarihinin en iyi aksiyon filmlerinden biri olarak kabul ediliyor ve Furiosa’ya odaklanan bir ön filmle evrenini genişletmeye devam ediyor.
2016: "Moonlight"
A24
Moonlight, Miami’nin zorlu bir mahallesinde büyüyen genç bir siyah erkek olan Chiron’un hayatını anlatır. Film üç bölümden oluşur ve Chiron’un hayatındaki kritik dönemlere odaklanır: Çocukluğu (Alex R. Hibbert), ergenliği (Ashton Sanders) ve yetişkinliği (Trevante Rhodes). Her dönemde Chiron, hem kimliğiyle hem de cinselliğiyle ilgili içsel mücadeleler verirken, çevresindeki sert gerçeklere uyum sağlamaya çalışır. Hikâye aynı zamanda uyuşturucu bağımlısı annesi (Naomie Harris), akıl hocası Juan (Mahershala Ali) ve ilk aşkı Kevin (Jharrel Jerome) ile olan ilişkilerine de odaklanır.
Yönetmen Barry Jenkins, güçlü oyunculuklarla ve çarpıcı görüntü yönetimiyle derinlemesine duygusal ve içe dönük bir anlatı sunar. Film yapısı sayesinde seyirciyi Chiron’un yaşadığı içsel çatışmalara ortak eder; reddedilme, yalnızlık ve şiddet gibi acıların yanı sıra şefkat ve bağ kurma anlarına da tanıklık ettirir. Mahershala Ali’nin Juan rolündeki performansı ona En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandırırken, Moonlight da En İyi Film Oscar’ını alarak bu ödülü kazanan ilk LGBTQ+ temalı film oldu.
2017: "Get Out"
Universal Pictures
Siyahi bir fotoğrafçı olan Chris (Daniel Kaluuya), beyaz sevgilisi Rose (Allison Williams) ile birlikte bir hafta sonunu Rose’un ailesinin malikanesinde geçirmeye gider. Başlarda yalnızca çevrenin izole ve ağırlıklı olarak beyazlardan oluşması Chris’i huzursuz eder. Ancak ailenin ve hizmetlilerin aşırı ilgili, garip ve ürkütücü davranışları, bu rahatsızlığı giderek daha büyük bir şüpheye dönüştürür.
Komedi geçmişiyle tanınan Jordan Peele, bu ilk yönetmenlik denemesiyle beklentileri alt üst ederek korku türünü güçlü bir toplumsal eleştiriyle ustaca harmanlar. Film, ürpertici atmosferi, zekice kurgulanmış diyalogları ve ince mizahıyla seyirciyi diken üstünde tutarken; kültürel baskı, ırksal gerilim ve kimlik meselelerine dair çarpıcı mesajlar verir.
Daniel Kaluuya’nın Oscar adaylığına layık görülen performansı, seyirciyi Chris’in giderek artan korkusu ve kafa karışıklığına ortak eder. Get Out, zekice tür birleştirmesi ve cesur söylemleriyle hem eleştirmenlerden övgü almış hem de kısa sürede bir kült filme dönüşmüştür. Jordan Peele bu filmle En İyi Özgün Senaryo Oscar’ını kazanmış, sinema tarihine damga vuran bir çıkış yapmıştır.
2018: "Roma"
Netflix
Roma, genç bir kadın olan Cleo’nun (Yalitza Aparicio) hikâyesini merkezine alır. Cleo, 1970’ler Meksika’sında toplumsal ve siyasi çalkantıların yaşandığı bir dönemde, orta sınıf bir ailenin ev işlerini yapar ve çocuklarına bakar. Kendi özel hayatında ise istenmeyen bir hamilelikle yüzleşir ve çocuğunun babasıyla olan ilişkisi çözülmeye başlar. Alfonso Cuarón’un yönetmenliği, bu kişisel hikâyeyi son derece şiirsel ve içten bir dille aktarır; uzun planlar ve etkileyici sinematografi sayesinde hem Cleo’nun gündelik yaşamı hem de dönemin büyük değişimleri izleyiciye derin bir şekilde hissettirilir.
Siyah beyaz olarak çekilen film, nostaljik ve duygusal bir atmosfer yaratırken, Cleo’nun iç dünyası ile dışarıdaki karmaşık toplum gerçekliği arasındaki farkı da güçlü bir görsellikle ortaya koyar. Oscar’a aday gösterilen Yalitza Aparicio, performansında hem kırılganlığı hem de içsel gücü büyük bir zarafetle yansıtır.
Roma, 10 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, En İyi Yönetmen de dahil olmak üzere 3 ödül kazanmıştır. Cuarón’un çocukluğundan esinlenen kişisel bir anlatıyı evrensel temalarla birleştirmeyi başaran film, son on yılın en etkileyici ve önemli sinema eserlerinden biri olarak kabul edilir.
2019: "Parasite"
NEON
Parasite, Seul’de yarı bodrum katında yaşayan, yoksul ama becerikli Kim ailesini merkezine alır. Ailenin oğlu Ki-woo (Choi Woo-shik), zengin Park ailesine özel ders vermeye başladığında, bu fırsatı tüm ailenin hayatını değiştirmek için değerlendirmeye karar verir. Kurnaz bir planla, Kim ailesi Parkların evine sızar: Kız kardeşi Ki-jung (Park So-dam) sanat terapisti, annesi Chung-sook (Jang Hye-jin) hizmetçi, babası Ki-taek (Song Kang-ho) ise şoför olarak işe başlar. Parklar, çalışanlarının aslında aynı aileden olduğunu fark etmez.
Bong Joon-ho, gerilim, komedi ve dramı ustaca harmanlayarak zenginle fakir arasındaki derin uçurumu gözler önüne sererken, sınıf ayrımı ve açgözlülük üzerine keskin bir toplumsal eleştiri sunar. Film, düşündürücü olduğu kadar eğlencelidir; her sahnesi ince detaylarla örülmüştür. Song Kang-ho’nun canlandırdığı baba karakteri, hem sıcaklığı hem de zekâsıyla anlatıya büyük bir derinlik katar.
Parasite, dünya çapında büyük ilgi görmüş ve hem eleştirmenlerden hem de izleyicilerden övgü almıştır. Aynı zamanda İngilizce olmayan bir yapım olarak Oscar’da En İyi Film ödülünü kazanan ilk film olma unvanına sahip olarak tarihe geçmiştir.