"Rose Çifti"nin Suretinde Kırılgan Erkeklik, Feminist Direniş ve İktidar Mücadesi!
Yazar: İdil Hazal Acarİsmini 30 yıl süren “çifte gül” savaşlarından ilhamla aldığı konusuna şüphe olmayan Warren Adler romanı “The War Of The Roses”, ilk kez 1989 yılında Danny DeVito tarafından beyazperdeye uyarlanmıştı. Michael Douglas’ın ve Kathleen Turner’ın başrollerini paylaştığı bu versiyon ilk bakışta karikatürize edilmiş bir boşanma hikayesi gibi görünür. Ancak filmin derinlerine inildiğinde, patriyarkanın beslediği kırılgan erkeklik ve buna karşı uyanan feminist bilinç arasında çarpıcı bir çatışma zemini açığa çıkar ve izleyiciyi beklenmedik, çok katmanlı bir hikayenin içine alır. Dolayısıyla, Olivia Colman ve Benedict Cumberbatch’in başrolleri paylaştığı yeni uyarlama “The Roses”ı izlemeye başlarken neyle karşılaşacağıma dair az çok bir fikrim vardı. Barbara ve Oliver Rose’un çekişmeli boşanma sürecini yeniden izlemeye hazırlanırken, hikayenin bu sefer İngiliz mizahı ve Colman ile Cumberbatch gibi iki yetenekli oyuncunun elinde nasıl bir hale bürüneceğini merak ediyordum. Ne var ki Jay Roach’un yönettiği bu versiyon, adındaki değişiklikten de anlayabileceğimiz üzere, bambaşka bir film çıktı. Senarist Tony McNamara “Rose” soyadından ve boşanma temasından başka bir şeye pek de tutunmayarak, oldukça gevşek bir uyarlama yapmış.
Searchlight Pictures
Tony McNamara uyarlamalar konusundaki maharetini daha önce de ortaya koymuş, Yorgos Lanthimos’un “The Favourite” (2018) ve “Poor Things” (2023) filmleriyle iki defa Oscar adaylığı almış bir isim. “The Roses”ta da iyi bir iş çıkardığını söylemek mümkün-- Ancak uyarlandığı orijinal materyalden bağımsız değerlendirirsek! Çünkü hikâye 1989’daki feminist bakışından çok şey kaybetmiş ve yerine farklı bir söylem gelmiş. Bu İngiliz versiyon, İngilizlerin deyimiyle daha “posh”, daha rom-com, daha aşkı yücelten bir tonda ve biraz daha sabun köpüğü gibi… Ama kötü diyebilir miyiz? Hayır.
2025 mamulü Rose ailesi, mimar Theo ve şef Ivy Rose ile iki çocuklarından müteşekkil. Ani bir kıvılcımla parlayan aşklarının ardından, evlilikleri boyunca Theo istikrarlı yükselişiyle çok başarılı bir mimar olurken, Ivy kendini evin düzenine ve çocuk bakımına veriyor. On yıllık düzenleri Theo’nun Ivy’e ufak bir restoran açmasıyla yeniden yapılanıyor. Artık Ivy, para getirmeyen bir işletmesi olan ama temelde evdeki sorumlulukları değişmeyen bir kadındır. Kimsenin ondan para kazanmasını beklediği de yoktur. Ivy’nin işine “oyalansın, adresi belli olsun yeter” gibi bir bakış vardır ve Ivy de zaten bu durumla barışıktır.
Theo’nun son mimari başarısının bir fırtınada yıkılmasıyla mutlu hayatları alt üst olur. Theo bu yüzden işten kovulur, ne şanstır ki aynı gün Ivy’nin restoranına ünlü bir yemek eleştirmeni gelir ve Theo’nun düşüşüyle Ivy’nin yükselişi eş zamanlı gerçekleşir. İlerleyen günler ve aylar boyunca Ivy’nin yükselişi devam eder. Hem şöhret hem para ardı ardına gelir. Theo’nun ise bir daha iş bulamayacağı kesinleşmiş gibidir. Bu nedenle aralarında yeni bir anlaşma yaparlar. Artık evin düzeni ve çocuklardan Theo sorumlu olacak, Ivy ise para kazanacaktır. Toplumsal cinsiyet rollerini silkeleyip üstlerinden atmaları ikisi için de kolay olmaz. Ama Ivy gördüğü yoğun ilgi sayesinde duruma kolay adapte olur. Theo ise bir türlü alışamaz. Yine de elinde kafasını dağıtacak yeni bir projesi vardır: Ivy’nin iyi yetiştirmediğine inandığı iki çocuğunu birer proje çocuk olarak yetiştirmek. Çocuklar konusunda o kadar başarılı olur ki, geçen yıllar içinde ikisi de iyi birer sporcu olur ve erkenden evdeki huzursuz ortamı terk edecekleri bir okula burslu girerler. Çocukların gidişi evlilikleri için daha da büyük bir darbedir çünkü aralarındaki tampon bölge yok olmuştur. Ivy bu sefer de Theo’yu oyalamak için ondan “hayallerinin evini” tasarlamasını ister. Her bir detayı çok pahalı olacak bu ev sayesinde yeni bir mimari şaheser yaratma fikri Theo’yu yeniden hayata karşı motive eder. Şimdi Ivy’nin daha da çok çalışarak bütün masrafları karşılaması gerekmektedir. Onun için de işler yolunda gider ve sahibi olduğu restoran sayısı dokuza çıkar.
Ve gün gelip evin inşası tamamlandığında, hatta bu evle ödüller de kazandığında; Theo için bu evlilikte mutsuz olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten başka seçenek kalmaz. İkisi de mutsuzdur, boşanmaya karar verirler. Ancak “hayallerinin evi”nden vazgeçmeleri ikisi için de olası değildir. Theo evi inşa eden kişi olduğu için evi ister, Ivy de bu hayalin gerçekleşmesine kaynak sağlayan kişi olduğu için evden vazgeçmez. Aslında vazgeçemedikleri şeyin ev değil, o evin temsil ettiği evlilikleri olduğu çok açıktır. Ne avukat görüşmeleri fayda eder ne de birbirlerini ikna çabaları sonuç verir. En sonunda tek çözümü birbirlerini rahatsız etmekte bulurlar. Ufak oyunlarla başlayan atışmaları, birbirlerinin kariyerini mahvetmeye, sosyal medyada saygınlığını bitirmeye ve en sonunda birbirlerine şiddet uygulayıp öldürme teşebbüsüne kadar ilerler. Fakat bütün bu süreçte göz ardı edilemez bir gerçek vardır: 1989 yılının Rose çiftinin aksine, 2025 Rose çifti, birbirini hala sevmekte ve boşanmak istememektedir.
Beklentileri ilk filmin yönünden uzaklaştırabilirsek, yeni “The Roses” bir aşk filmi olarak hoş aslında. Açılışın ilk dakikaları yine çok sevdiğim bir başka boşanma filmi olan “Marriage Story”i (2019) çok andırıyor. Müzik seçimleri ve açılış credit’indeki animasyon ilgi çekici, eğlenceli. Fakat bazı sahneleri inandırıcılıktan çok uzak buldum. Öncelikle yan karakterler olan arkadaş grubu fazla karton. Rose çifti çocuklarıyla ilgili bu kadar endişeli ve sevecenken, 13 yaşındaki çocukları okula bile yerleştirmiyor olmaları hayatın doğal akışına aykırı. (Bu sahne orijinal filmde de aynı şekilde yazılan az sayıdaki sahneden biri, ancak o filmde çocuklar 18 yaşında.) Ya da dokuz tane restoranları varken Theo’yu oyalamak için bu kadar uğraşmaya gerek var mıydı? En azından restoranların tasarımını yapması zaten yeterdi, gibi sorular geliyor aklıma. Fakat üzerine fazla düşünmezsek film gerçekten güzel vakit geçirtiyor. Özelikle yepyeni evdeki tek eski ocağın Ivy’i temsil etmesi, ilişkilerindeki uyumsuzluğun ev-ocak alegorisiyle ima edilmesi ve bu ocağın Theo tarafından parçalanması, hatta sonlarını hazırlayan şeyin de parçalanan ocak olması fikri çok hoşuma gitti.
Kaynak metin olan Adler romanıyla uyumlu şekilde, kırılgan erkekliğin temel özelliği olan “reddedilmeye tahammülsüzlük” Theo’da belirgin. Ivy’nin kendi kimliğini ve hayallerini öne çıkarması, Theo’nun egosunu tehdit eder. Bu yüzden boşanmayı “müzakere” yoluyla çözmek yerine savaşa dönüştürür. Ivy karakteri ise, filmin feminist potansiyelini taşıyan merkez. O, “ideal eş ve anne” rolünü yıllarca yerine getirmiştir: Çocuklara bakmış, sosyal hayatı düzenlemiş, kocasının kariyerine destek olmuştur. Ancak yıllar içinde bu rollerin kendisini görünmez kıldığını fark eder. Ivy’nin talebi basittir: Kendi kimliğini, kendi sesini bulmak… R. W. Connell’in “hegemonik erkeklik” kuramı ışığında, Theo’nun kırılganlığı iktidar kaybıyla paralel okunabilir. Erkeklik burada doğuştan bir “hak” değil, sürekli olarak yeniden üretilmesi gereken bir performanstır. Ivy’nin başarısı ise bu performansın “sahnesini” elinden alır, bu yüzden Theo’nun kimliği çökmeye başlar. Feminizm açısından bakıldığında ise film, Ivy’nin “yükselen özne” olarak konumlanması sayesinde, kadının sadece erkeğin yan karakteri değil, bağımsız bir fail olduğunu gösteriyor. Film bu feminist mesajı, kara mizahın absürt unsurlarıyla sunuyor; bu da izleyiciyi gülme ve rahatsız olma arasında sıkıştırarak düşündürücü bir etki yaratıyor.
Ancak yeni Rose ailesi için, 1980’lerdeki toplumsal cinsiyet politikalarının, bireysel özgürlük arayışlarının ve ataerkil düzenin sorgulanmasını temsil eden sahneler tamamen iptal edilmiş. Bu haliye yine de “The Roses” için feminist bir okuma yapmak mümkün, ama okumamızı gerçekten hak eden bir film istiyorsak zaten 1989 yapımı olan ilk versiyonu izlemeliyiz. Çünkü Oliver ve Barbara’nın görünürdeki “kadın-erkek kavgası”, iki karakterin “ev” ve “beden” üzerinden yürüttüğü iktidar savaşını anlatmakta daha başarılıydı ve konunun aşkla pek de ilgisi yoktu. Orijinal filmin tonu yeni versiyonda yumuşayarak, yer yer sit-com tadı bırakan bir anlatıya evrilmiş. İzlemesi keyifli ancak mesajı konusunda kafası karışık bir film ortaya çıkmış.
İdil Hazal ACAR