Kalpten Söylenen Bir Şarkı
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
Kalpten Söylenen Bir Şarkı

Kalpten Söylenen Bir Şarkı

Yazar: Funda Sularöz

“Some people got to sing.”- Bazı insanlar şarkı söylemek zorundadır.

Neil Diamond’ın ‘I've Been This Way Before’ isimli şarkısından alınmış bu cümle kimileri için basit bir dize değil, hayata tutunmanın bir başka adıdır. Kalpten Söylenen Bir Şarkı (Song Sung Blue) bu cümleyi bir motto değil, adeta var olma biçimi olarak ele alıyor. Şarkı söylemek burada sadece sahneye çıkmak, alkış almak ya da mutlu olmak için değil; günün içinden ‘iyi’ bir halde çıkabilmek için de var.

Universal Pictures

Film, müzisyen bir çift olan Mike ve Claire Sardina’nın gerçek hikayesini; müziğe aşık iki insanın -ve birbirine- sığınak oluşunu anlatıyor. Hayatları yerli yerinde değil. Geç kalınmışlıklar, yarım kalmış hevesler, sessizce çöken bir yorgunluk var. Ve bu iki insan, hayatla baş etmenin bir yolunu konuşarak ya da susarak değil, şarkı söyleyerek arıyor. Amerika’nın sevgilileri Lightning (Mike) ve Thunder (Claire), Amerika’nın yıldızı Neil Diamond’ın şarkılarını severlerine yorumluyor.

Bu noktada film, sadece ‘müzik iyileştirir’ gibi kolaycı bir yerden konuşmuyor. Daha çok şunu soruyor: Bir bağımlılığın yerini başka bir şey tutabilir mi? Alkolün, kaybın, alışkanlıkların, hatta umutsuzluğun yerine notalar konabilir mi?

Hugh Jackman ve Kate Hudson, müzikal geçmişleriyle bu sorunun tam ortasında duruyor. İkisi de şarkı söylemeyi bilen, sahneyi doldurabilen büyük oyuncular. Ama bu filmde şarkı, bedenle büyütülen bir gösteriye dönüşmüyor. Dans yok, koreografi yok. Kamera geri duruyor. Sesler yükseliyor ama bedenler şanlı şovlardaki gibi eşlik etmiyor. Bu yüzden biraz ‘sesi kısık’ performanslar ortaya koyduklarından bahsedebiliriz. Yoksa söylemedikleri için değil, film şarkıları büyük bir etkinliğe dönüştürmeyi bilinçli olarak reddettiği için.

Kate Hudson’ı ilk defa bu kadar filtresiz, bu kadar kırık bir yerde görüyoruz. Saçında da, yüzünde de bir yorgunluk var; saklanmayan, düzeltilmeyen bir hal. Aklıma Jennifer Aniston’ın Cake filmindeki halleri geliyor; burada acı daha dağınık, daha sessiz. Hudson’ın karakteri Claire, hayatta ‘koşmayı’ bir yerden yakalıyor.

Hugh Jackman’ın karakteri ise şarkıları bir iddia olarak değil, bir dayanak olarak söylüyor. Sahneye çıktığında, Oscar adayı olduğu Sefiller’deki gibi yıldızlaşmıyor; fakat parlamaktan geri de kalmıyor. Ki zaten bir yıldızın, Neil Diamond’ın bir ‘yorumcusu’ olarak müzisyenliğin sınırlarını zorluyor. Daha dramatik, daha anlatıcı şarkılar varken filmin özellikle Song Sung Blue gibi sade, neredeyse mütevazı bir parçayı merkezine alması da bundan. Çünkü bu şarkı bir şey anlatmaktan çok, dayanmayı mümkün kılıyor. Hatta karakterler de, hikaye de Neil Diamond konser biletlerini satın alamayanlara alternatif olarak sundukları konserlerine gelenleri kucaklıyor.

Song Sung Blue’un merkezindeki fikirse sade. Mutluluk vaat etmiyor. Herkesin hayatı daha yaşanılır kılacak hevesleri, arzuları vardır. Bu hikayede müzik bu ihtimali sunuyor. Şarkı söylemek burada bir sonuca varmak değil; o günün içinden geçebilmek için kullanılan bir yöntem. Konuşmak yetmediğinde, susmak ağır geldiğinde müzik devreye giriyor. Bir bağımlılığı bitirmek yerine doldurabileceği, depresif hislerin yerini alıp alamayacağı konuya açık, ama en azından bir süreliğine nefes aldırıyor.

Film bu yüzden büyük laflar etmiyor, dramatik zirvelerse gerçek hikayenin doğasından. Ve belki de mesele tam olarak budur. Bazı insanlar koşamaz. Bazı insanlar duramaz. Bazı insanlar da ne olursa olsun şarkı söylemek zorundadır. Çünkü iyileşme, onlar için çoğu zaman bir melodinin içinde başlar. Kendimden biliyorum ;)

Daha Fazlasını Göster