Kontrolün Kıyısında Bir Hayat
Yazar: Onur KırşavoğluI Swear (Ağzımdan Kaçtı), Kirk Jones’un yazıp yönettiği biyografik bir İngiliz filmi ve dram-komedi türlerini başarılı bir şekilde harmanlıyor. Gerçek bir hikayeden uyarlanan film, Tourette sendromu ile yaşayan İskoç aktivist John Davidson’ın hayatını merkezine alıyor. Başrolde Robert Aramayo yer alırken ona Maxine Peake, Peter Mullan ve Shirley Henderson eşlik ediyor. Toronto Film Festivali’nde prömiyer yaptıktan sonra vizyon yolculuğuna başlayan film, katıldığı hemen her festivalden övgüler ve ödüller topladı. Özellikle Aramayo’nun performansı öne çıkarken film, BAFTA’da En İyi Erkek Oyuncu dahil birçok ödül kazanarak yılın sürpriz başarı hikayelerinden biri haline geldi. Bu ödül, Oscar adayı olmadan kazanılan ilk BAFTA olma özelliğini de barındırıyor.
Kirk Jones’un sinemasına (Waking Ned, Everbody’s Fine) aşina olanlar için I Swear, yönetmenin duygusal anlatıya yatkınlığını sürdürdüğü ama bu kez daha sert bir gerçeklik zeminine bastığı bir film olarak yorumlanacak. Hikaye, klasik bir biyografi çizgisi izliyor gibi görünse de, Tourette sendromunun yarattığı gündelik kırılmalar üzerinden ilerleyen yapı, filmi sıradan bir “ilham veren hayat öyküsü” olmaktan çıkarıyor. John Davidson’ın çocukluk ve yetişkinlik dönemleri arasında kurulan geçişler, hem karakterin iç dünyasını hem de toplumun ona bakışındaki değişimi görünür kılıyor. Bu açıdan film, bireysel bir hikayeden çok kolektif bir körlüğün portresine dönüşüyor. Bazı filmler biçimsel anlamda büyük numaralara sahip olmasa bile içerik anlamında oldukça önemlidir, bu film de bu kategoriye rahatlıkla dahil edebileceğimiz türden.
Filmin en güçlü yanı, hastalığı dramatize etmek yerine onu doğal olarak peliküle aktarması. Tourette sendromu çoğu popüler anlatıda egzotik ya da trajik bir “özellik” gibi sunulurken, burada gündelik hayatın içine yerleştiriliyor. Jones’un anlatımı zaman zaman televizyon filmi estetiğine yaklaşsa da bu tercih bir yandan hikayenin “erişilebilir” kalmasına hizmet ediyor. Film, büyük dramatik patlamalar yerine küçük anların birikimiyle ilerliyor; sınıfta yaşanan bir kriz, sokakta karşılaşılan bir bakış ya da bir iş görüşmesinde hissedilen gerilim… Tüm bunlar, karakterin içsel sıkışmışlığını daha etkili bir şekilde kuruyor. Ancak filmin bu sade anlatımı her zaman avantaj sağlamıyor. Özellikle son bölümde anlatının fazlasıyla güvenli bir dramatik yapıya yaslandığı hissediliyor. Son düzlükte biraz zayıflıyor ve klişe bir anlatımın esiri olup, kamu spotundan hallice bir yere evriliyor. Davidson’ın aktivizme yönelişi ve toplum tarafından kabul görmeye başlaması, yer yer fazla hızlı ve formüle edilmiş bir ilerleyiş sergiliyor. Bu noktada film, ilk yarısındaki o keskin gözlem gücünü bir miktar yitiriyor ve daha “konforlu” bir duygusal tona geçiyor. Yine de bu tercih, filmin genel etkisini zayıflatsa bile onu daha geniş bir izleyici kitlesine açıyor diyebiliriz.
.
Filmin kalbi ise tartışmasız şekilde Robert Aramayo’nun performansı. Aramayo burada yalnızca bir karakteri canlandırmıyor; adeta onun sinir sistemine, bedenine ve ritmine nüfuz ediyor. Tourette sendromunun fiziksel tiklerini taklit etmek gibi yüzeysel bir oyunculuk yerine, bu tiklerin yarattığı içsel gerilimi de görünür kılıyor. Onun performansında dikkat çeken en önemli unsur, kontrol ile kontrolsüzlük arasındaki o ince çizgiyi sürekli canlı tutması. Davidson’ın istemsiz hareketleri yalnızca bir “gösteri” değil; her biri, karakterin içsel acısının dışa vurumu gibi işliyor. Aramayo’nun performansı teknik olarak son derece hassas ve duygusal olarak yıpratıcı bir yoğunluk taşıyor. Oyuncu, karakteri yalnızca hastalığıyla tanımlamaktan kaçınarak onu çok katmanlı bir birey haline getiriyor. Özellikle sessiz anlarda –bir bakışta, bir duraksamada– kurduğu oyunculuk dili, filmin dramatik yükünü taşıyan temel unsur haline geliyor. Bu performansın BAFTA ile taçlandırılması şaşırtıcı değil; aksine filmin tüm etkisini sırtlayan bir merkez olarak olmazsa olmaz bir noktada duruyor. Yan karakterler ise daha çok bu merkez performansı destekleyen işlevsel figürler olarak kalıyor. Maxine Peake ve Peter Mullan gibi güçlü oyuncuların varlığı hissedilse de senaryo onların derinleşmesine çok fazla alan tanımıyor. Bu da filmin zaman zaman tek eksenli bir yapıya kaymasına neden oluyor.
Sonuç olarak I Swear, biçimsel anlamda devrimci bir film değil; ama duygusal doğruluğu ve oyunculuk gücüyle etkileyici bir deneyim sunuyor. Kirk Jones’un ölçülü yönetimi ve Aramayo’nun sarsıcı performansı sayesinde film, hem eğitici hem de içten bir anlatıya dönüşüyor. Belki sinema tarihine radikal bir yenilik olarak geçmeyecek, fakat insanı anlamaya çalışan dürüst bir film olarak uzun süre hatırlanacak.