Sanat mı ticaret mi?
Yazar: Banu Bozdemirİstanbul Film Festivali’nde izlediğim Steven Soderbergh’in son filmi The Christophers / Christopherlar; bitmemiş, bir kenara atılmış bir portre serisini muhtemelen tamamlamadan ölecek olan efsanevi ressam Julian Skler, ressamın çocukları ve onlar tarafından eserleri tamamlaması için tutulan Lori Butler arasında geçen bir hikaye. Ian McKellen gençliğini bir hayli sansasyonel geçirmiş ama yaşlılığını sabahlıkla tamamlayan Sklar rolünde inanılmaz başarılı. Filmin artık yaşını almış McKellen için çekilmiş olduğunu düşünmek olası. Gençken hayatınızın yularına sıkı sıkı yapıştığınız ama yaşlanınca bütün gözlerin size çevrilmiş ve insanların size hükmedeceğini düşündüren bir film. Nedense başlarda çocuklarından çok Lori Butler’a kızdım, tamam profesyonellerin amatörleri değerlendirdiği Art Fight adlı yarışma programında jüri üyesi olan Sklar, Butler’ı zorbalıyor ama bu büyük bir intikamın parçası olmayı gerektiriyor mu? Film biraz da bunu sorguluyor, Lori Sklar’ın asistanı oluyor ama bir anda onun tüm hayatının üstüne çöküyor bir yandan da!
Neon
Sanat camiası bir yandan Sklar’ı artık takmıyor, bir yandan da yıllar önce bir erkekle yaşadığı aşkın tamamlanmamış portrelerini kovalıyor. Aynı şekilde artık 40’lı yaşlarda birer yetişkin olan çocukları Barnaby ve Sallie’de o portrelerin bir önce tamamlanıp, kendilerine bir servet olarak dönmesi derdinde. O yüzden Lori Butler’dan babaları ölmeden bu seriyi tamamlamasını ve satmasını isterler. Yani Sklar’ın artık yok saydığı, görmek istemediği belki de unuttuğu yarım kalan, filmin adını taşıyan ‘Christopherlar’ tablolarını Butler’ın tamamlamasını. Kendilerince haklı sayılabilecek bir gerekçeleri de var, babalarının kötü bir ebeveyn olması!
Butler bir stüdyoda yaşayan bir sanat restoratörü ama Sklar için sahte asistan. Hadi çocuklarını anlıyoruz, onlar bir intikam ve yüzleşmenin getirdiği kazancın peşindeler, peki Lori’nin motivasyonu ne bu konuda? Elbette bu işten maddi bir kazancı olacak, aynı zamanda çok ünlü bir ressamın iç dünyasına dalacak ama yine de Lori Butler’ın tüm anlaşılmaz haliyle filmin merkezinde yer alması bana haksızlık olarak geldi!
Yönetmen ve senarist Ed Solomon, Lori’yi gerçekçi bir karakterden çok bizleri Sklar’ın hayatının detaylarına sokan biri olarak aktarma derdinde, o yüzden belki de Lori’ye pek ısınamıyoruz film boyunca, her şeye burnunu sokan birine sempati duyamıyoruz. Bu karakterin siyahi olmasının nedenlerini sorgulayarak ortaya saçmak niyetinde değilim ama beyazların karışık dünyalarını düzeltmek için yollanmış bir azize kıvamında anlatılıyor kimi zaman…
Aslında sanatın değeri, yapay zekanın çağını ilan ettiği günümüzde ne anlam ifade ediyor, fırça darbelerinin, fikirlerin önemini sorgulama zamanı belki de… Birçok ressam kendi fırça darbelerini taklit eden bir ekiple çalışıyor, bu gönüllü bir teslimiyet ama sahtecilik kabul edilemez! Film bunun etrafında dönerken ressamı ve sahtecilik fikriyle karşısında belirenleri sorguluyor. Bunun resmi çizilebilir mi bilmiyorum ama yapay zekanın her şeyin üstüne tüy diktiği bir gerçek.
Filmde Sodergbergh mümkün olduğunca sade bir yönetmenlik yapıyor bu da filmi tiyatrovari bir çekicilik içine sokuyor, Ed Solomon’un özellikle diyaloglarla öne çıkan senaryosu da göz dolduruyor. Ian McKellen’ın enfes oyunculuğundan bahsetmiştik ama Michaela Coel de kesinlikle çok iyi.
Film boyunca Lori’ye kızdım ama The Christophers bir yandan da aile bağlarını sorgulayan, iki kardeşin açgözlü intikam planları karşısında Lori ve Julian’ı birbirine yakıştıran bir yana doğru da evriliyor sonlara doğru. Sebepler ve sonuçlar ortaya döküldükçe, ikili arasında sancılı da olsa bir güven kuruluyor. Lori Julian’ın belki de kimsenin dikkat etmediğini yanlarını görüyor, Julian da onu bir hesaplaşmanın içine çekerek bir nevi günah çıkarıyor. İkili kuşak çatışmasını aşarak ortak zeminde buluştular. Film ölüm ve geride kalanların duyguları üzerinden birçok denklemi ortaya atıyor ve en büyük mirasın sizi anlayan ve sevenlerin varlığı olduğunu ortaya koyuyor.