Saplantı
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
Saplantı

Dilekler Gerçekleşir. Maalesef.

Yazar: Gizem Ertürk

Yıllar önce kıymet verdiğim bir yazar büyüğüm bana eşiyle farklı evlerde yaşadıklarını söylemişti. İlk anda ayrıldıklarını sanmıştım. Gülüp “Hayır, hala evliyiz ve birbirimizi çok seviyoruz. Sadece ilişkimizi böyle daha canlı ve sağlıklı tutabiliyoruz” demişti. Üstelik evleri birbirine çok yakındı; yanlış hatırlamıyorsam yalnızca birkaç sokak vardı aralarında. 20’li yaşlarımın başında bu fikri anlamam mümkün değildi. O yaşlarda aşk biraz da sürekli iç içe olmak, her şeyi beraber yapmak, hatta mümkünse tek bir kişiye dönüşmek gibi geliyor insana. Ama yıllar geçtikçe o cümleyi defalarca hatırladım. Çünkü bazı ilişkiler insanın hayatına alan açarken, bazıları yavaş yavaş bütün alanı kaplamaya başlıyor.

Focus Features

Korku sineması ülkemizde çoğu zaman yalnızca “korkutmak” üzerinden değerlendirilen bir tür gibi algılanıyor ama aslında hakkıyla yapıldığında insan psikolojisini en çıplak haliyle inceleyen alanlardan biri. Bazen bir dramadan daha dürüst, daha sert ve daha rahatsız edici olabiliyor. Çünkü korku filmleri çoğu zaman bastırdığımız duygularla ilgileniyor: Yalnızlık, takıntı, kıskançlık, bağımlılık, arzular, kaybetme korkusu… Rosemary's Baby, Possession ya da The Shining gibi kült filmlerin yıllardır hala konuşulmasının sebebi de tam olarak bu. İnsan ruhunun karanlık tarafını bazen hiçbir drama filminin cesaret edemediği kadar sert bir yerden göstermeleri.

Tam da bu yüzden son dönemin en dikkat çekici bağımsız korku filmlerinden biri olan Obsession ilgimi fazlasıyla çekti. Toronto Film Festivali’nin Midnight Madness seçkisinde yaptığı prömiyer sonrası özellikle genç korku izleyicisinin radarına giren film, 1999 doğumlu YouTuber kökenli yönetmen Curry Barker imzası taşıyor. Barker yalnızca yönetmen koltuğunda oturmuyor; filmin senaryosunu yazıyor ve kurgusunu da üstleniyor. Başrollerde ise Michael Johnston ve özellikle ekran enerjisiyle filmi taşıyan Inde Navarrette yer alıyor. Son dönemde yeni nesil korkunun yükselen örneklerinden biri olarak anılan film, İstanbul Film Festivali programında karşıma çıktığında açıkçası bu kadar eğleneceğimi ve aynı anda bu kadar huzursuz hissedeceğimi beklemiyordum.

Film ilk dakikadan itibaren insanın içine yapışan garip bir huzursuzluk hissi yaratıyor. Vıcık vıcık, tekinsiz ve giderek boğucu hale gelen ilişkiler üzerine kurulu bu hikaye, aşk gibi başlayan bir şeyin zamanla nasıl kontrol, sahip olma arzusu ve bağımlılığa dönüşebildiğini oldukça rahatsız edici bir yerden anlatıyor. Özellikle “yakınlık” fikrinin bazen insanı özgürleştirmek yerine tamamen yutabilmesi filmin en güçlü damarını oluşturuyor.

Özgürlüğüne aşırı düşkün bir Koç burcu olarak ilişkiler beni hayatım boyunca biraz daraltmıştır sanırım. Her zaman bireyselliğime, kendi alanıma, arkadaşlarımla ve ailemle kurduğum bağa romantik ilişkilerden biraz daha fazla önem verdim. Belki bu yüzden filmde anlatılan o “iki kişinin zamanla tek bir organizmaya dönüşmesi” hissi bana romantik olmaktan çok ürkütücü geliyor. Özellikle yakın çevremde bunu çok görüyorum. Bir noktadan sonra insanlar kendi kararlarını, kendi alanlarını hatta kendi cümlelerini bile kaybetmeye başlıyor. İlişki dediğimiz şey bazen iki insanın birbirine destek olduğu bir alan olmaktan çıkıp tek bir kimliğe dönüşüyor. Yeni neslin yalnızlıkla kurduğu ilişki de biraz böyle sanki; birey olamama haliyle sürekli birine tutunma ihtiyacı arasında sıkışıp kalmış gibiyiz.

Bu yüzden geçen yıl izlediğim Together uzun ilişkiler üzerine gördüğüm en rahatsız edici korku denemelerinden biri olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam Weapons ile aynı dönemde gösterime girmişti ama onun kadar büyük ses getirmediği için biraz arada kaynadı. Oysa uzun ilişkilerin boğuculuğu, rutinin insanı yavaş yavaş eritmesi ve yakınlığın bazen bir korku filminden farksız hale gelebilmesi üzerine günlerce düşündürmüştü beni. Obsession da benzer bir yerden ilerliyor ama bunu büyük efektlere ya da gösterişli korku numaralarına yaslanmadan yapıyor.

Hikaye ilk bakışta oldukça basit görünüyor. Uzun süredir hoşlandığı kızın sonunda kendisine aşık olması için dilek dileyen Bear’ın arzusu gerçekleşiyor ama işler neredeyse anında rahatsız edici bir tona kaymaya başlıyor. Çünkü film aslında aşk fikriyle değil, “birine sahip olma” dürtüsüyle ilgileniyor. Bir noktadan sonra romantizm tamamen anlamını yitiriyor ve geriye sadece birbirini tüketen iki insan kalıyor. Filmin en tedirgin edici tarafı da burada ortaya çıkıyor zaten; sevgiyle saplantı arasındaki çizginin ne kadar hızlı silinebileceğini çok iyi yakalıyor.

Üstelik bunu yaparken klasik korku klişelerine yaslanmıyor. Filmde insanı diken üstünde tutan şey büyük yaratıklar, ucuz jump scare’ler ya da sürekli bağıran soundtrack’ler değil; atmosferin yavaş yavaş bozulması. Özellikle ışık kullanımı ve ses tasarımı gerçekten çok başarılı. Bazı sahnelerde yalnızca birkaç saniyelik sessizlik ya da karakterlerin yüzündeki küçücük bir mimik bile insanı huzursuz etmeye yetiyor. Özellikle yerli sinemamızın tamamen sırtını yaslandığı “yüksek ses + karanlık koridor + doğaüstü varlık” formülünden tamamen uzak durması da ders niteliğinde Gerilim, görünmeyen şeylerden değil insanların birbirine dönüşme biçiminden doğuyor.

Inde Navarrette ise filmin gizli silahı gibi. Ekrana geldiği anda ton değişiyor. Bir yandan kırılgan ve sempatik görünürken aynı anda rahatsız edici bir enerji yaratabilmesi gerçekten çok etkileyici. Filmin büyük kısmı zaten oyuncuların kimyası üzerinden çalışıyor ve Barker bu alanı akıllıca kullanıyor. Özellikle yakın planlarda kurduğu gerilim hissi oldukça güçlü. Michael Johnston da karakterin o “fazla seven ama aslında ne istediğini bilmeyen” tarafını iyi taşıyor.

Filmin sevdiğim taraflarından biri de kendini tamamen ciddiye almaması oldu. Çünkü Obsession aslında saf bir korku filmi değil. İçinde kara mizah da var, yer yer absürtleşen anlar da. Hatta bazı sahnelerde toksik ilişki dinamiklerini öyle abartıyor ki ister istemez gülüyorsunuz. Bu da filmi ağır bir psikolojik gerilim olmaktan çıkarıp eğlenceli bir midnight movie’ye dönüştürüyor. 109 dakikalık süresi son bölümlerde biraz tempo kaybına yol açsa da enerjisini büyük ölçüde koruyor.

Yine de Curry Barker’ın ilk uzun metrajı için ortaya koyduğu özgüven oldukça etkileyici. Özellikle yeni neslin yalnızlık korkusu, sürekli birine ait olma ihtiyacı ve birey kalamama hali üzerine düşündüğümüzde film düşündüğünüzden daha sert bir yere oturuyor. Belki de Obsession’ın korkusu doğaüstü tarafında değil; fazlasıyla tanıdık hissettirmesinde yatıyor.

Kısacası Obsession tam anlamıyla eğlenceli bir popcorn movie ama salondan çıktıktan sonra insanın aklında küçük bir huzursuzluk bırakmayı da başarıyor. Hatta mümkünse sevgilinizle izleyin derim. Belki çıkışta birbirinize biraz alan açmanız gerektiğini hatırlarsınız. Ya da en azından bazen ayrı ayrı eve dönmenin neden oldukça sağlıklı bir fikir olabileceğini düşünürsünüz.

Daha Fazlasını Göster