“Soğuk, Mesafeli ve İhtişamlı…”
Yazar: Onur KırşavoğluFrançois Ozon, Albert Camus’nün 1942 tarihli başyapıtı L’Étranger’yi sinemaya uyarlamaya cesaret eden nadir yönetmenlerden biri oldu. Camus’nün “absürdizm” literatüründeki mihenk taşlarından biri sayılan ve Türkçede “Yabancı” olarak bilinen bu kısa roman, basit olay örgüsüne rağmen felsefi derinliği ve karakterinin kapalı dünyasıyla yıllar boyu tartışıldı. Ozon’un filmi, bu karmaşıklığı beyaz perdeye taşımaya çalışırken hem metne sadakat gösteren noktalarla öne çıkıyor hem de kendi sinemasal diliyle araya yeni söylemler yerleştiriyor. Ozon’un uyarlama senaryosunu Philippe Piazzo ile birlikte yazdığı Yabancı’nın başlıca rollerinde ise Benjamin Voisin, Rebecca Marder, Pierre Lottin ve görmekten oldukça mutlu olduğum Denis Lavant paylaşıyor.
Gaumont
Filmin hikayesi, romanı bilenlerin aşina olduğu gibi, 1930’ların Fransız Cezayiri’nde geçiyor. Meursault, beklenmedik düzeyde duygusal kayıtsızlığıyla ilk sahnede annesinin cenazesine katılır ve tamamen umarsızdır. Kısa süre sonra Marie ile yüzeysel bir ilişkiye girer; kendini komşusu Raymond’ın karanlık işlerine karışırken bulur ve bir gün plajda, sıcak altında Arap bir yerliyi öldürür. Ardından onu yargılayan sistem, fiilin ötesinde kişiliğini, kadınlara, sosyal kurallara ve en önemlisi de duygulara bakışını tartışır. Ozon’un uyarlaması, Camus’nün temel felsefi sorgulamalarını sadakatle perdeye taşıyor. Meursault’nun dünyaya ve kendi yaşamına karşı kayıtsız duruşu, romanın “absürdizm” anlayışını sinemada da çalışır kılıyor. Ancak, burada Ozon’un yaklaşımı bir saygıdan öte bir okumaya dönüşüyor. Romanın en sarsıcı paradoksu, yani Meursault’nun cinayetten ziyade annesi için ağlamaması üzerinden kınanması filmde de belirgin biçimde yer alıyor. Bu, hem edebiyatı sinemaya aktarırken sadakat gerektiren bir tercihti hem de Camus’nün hukuk, yargı ve adalet eleştirisini güçlü kılmak için önemli bir adımdı ve Ozon bu noktada son derece başarılı oldu diyebilirim.
Film, romanın absürd ve nihilist tonunu çoğu zaman etkileyici bir sadelikle yakalıyor. Duygusal ifadenin yokluğu, Meursault’nun sessiz bakışlarında, sohbetlerin monotonluğunda ve yargı sürecinde fark edilir biçimde işleniyor. Bu mimetik sadakat, Camus’nün metnindeki “anlam boşluğu” hissini perdeye taşıyor. İzleyici Meursault’nun iç dünyasını ne tam olarak çözüyor ne de basitçe reddediyor. Sinematik açıdan da bu durumları destekleyen film, siyah-beyaz görüntüleri ve minimalist yaklaşımıyla dikkat çekiyor ve romanı da hissetme açısından bir kritere dönüşüyor. Ozon, 1930’lar Cezayiri’nin arka planını yalnızca tarihsel bir referans olarak kullanmakla kalmıyor; görsel seçimleriyle sıcak, çorak atmosferi psikolojik bir unsura dönüştürüyor. Yakın planlar ve geniş çerçeveler arasında gidip gelen kamera, Meursault’nun içsel boşluğunu ve çevresine yabancılaşmasını somutlaştırıyor. Manuel Dacosse’un görüntü yönetimi, Meursault’nun monoton günlük hayatıyla dramatik anlar arasındaki farkı ince bir sinematografik dil ile kuruyor.
Benjamin Voisin’ın Meursault performansı da filmin en güçlü yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Yüzündeki hafif ifadeler bile, karakterin içsel kayıtsızlığını ve çevresiyle kopukluğunu izleyiciye geçiriyor. Bu performans, romanın sessiz narratif tarzını ve kahramanın duygusal çölünü görsel dile dönüştürme açısından temiz bir sonuç veriyor. Ozon’un Marie ve Raymond gibi yan karakterlere verdiği yer de metinle arasında ince farklar oluşturuyor. Özellikle Marie’nin varlığı filmde biraz daha belirgin, bu da romantik ilişkiler bağlamında Meursault’nun kayıtsızlığını daha açık biçimde ortaya koyuyor. Elbette negatif tartışmalar da bu açıdan çıkabilir. Hem karakter hem roman-film farkının hissiyatı için bu tercih hikayeyi romantik tarafa fazla çekmiş gibi gelebilir. Bazı izleyiciler ve romanın sevenleri bu anlamda bir şerh koyacaktır ama romanı okumadan filmi izleyenler için bu pozitif bir etki yaratacaktır.
Romanın en ağır felsefi yükü, bireyin dünyayla uyumsuzluğu üzerine kurulu olsa da Ozon bu ağırlığı zaman zaman biraz daha tarihsel ve politik bir düzleme çekiyor. Özellikle Fransız sömürge düzeni ve Arap karakterinin temsili gibi konular, sinematografik bağlamda daha görünür hale geliyor. Romanda bu öğeler daha dolaylıyken, film onları hafifçe daha görünür kılıyor. Bu, çağdaş sinema seyircisinin beklentilerine yanıt verirken romanın kendi bağlamını biraz yeniden okuma fırsatı da sunuyor. Sonuç olarak, François Ozon’un L’Étranger uyarlaması, hem edebi metne sadakatle yaklaşan hem de kendi sinemasal sesini geliştiren bir eser. Ağır tempo ve ruhsal soğukluk hissi genel izleyiciler için bir mesafe unsuru olabilir ama karaktere alışınca ve onu anlamaya başlayınca bu yerinde bir anlatıma dönüşüyor. Zaten bu hissiyat aslında Camus’nün romanının da temel taşlarından biri. Siyah-beyaz estetik, performansların derinliği ve düşünsel yapının dramatik çerçevesi, filmi sade bir roman uyarlamasının ötesine taşıyor. Bu eser, Camus’nün varoluşsal sorgulamalarını sinema dilinde yeniden düşünmeye davet ediyor. Hem romanı bilenler için hem de varoluşsal anlatımları sinemada görmek isteyen izleyiciler için büyük ölçüde tatmin edici bir okuma sunuyor.