Sahibinden Rahmet
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
2,5
Geçer
Sahibinden Rahmet

Taşraya meteor düşerse!

Yazar: Banu Bozdemir

Emre Sert ve Gözde Yetişkin’in birlikte çektikleri "Sahibinden Rahmet", 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden Behlil Dal En İyi İlk Film ve En İyi Senaryo ödülü kazandı. Jürinin kararlarını genelde isabetli bulsam da bu senaryo ödülünü filmin yönetmenleri de beklemiyordu besbelli, ödül gecesinde bunu dile getirdiler. Konu ve tepkiler bildik bir şekilde ilerliyor, köye düşen meteor parçaları insanlığın uyutulmuş duygularını açığa çıkarıyor, filmin merkezindeki iyi niyetli İrfan elindeki kıymetli şeyleri kaybettiğini göremeyecek kadar hırslı bir noktaya geçiyor. İzlediğimiz kasaba temalı filmlerden farklı bir yerde duruyor, kasaba sıkıntısını melodram havasında değil de daha sade bir belgeselvari havada solumamızı istiyor.

.

Dünyadaki örneklerine baktığımız zaman (Meteor Fırtınası, Greenland: Son Sığınak, Moonfall) büyük bütçeli, dünyanın yok olacağına dair kaygılar barındıran, insanların hayatta kalmak için çabalamasını anlatan filmler görüyoruz, bizde ise işin bilimkurgu kısmı geçiştirilip insanın doyumsuzluğuna odaklı bir konuya gelip dayanıyor. Bu da hem karakterde hem de toplumda sahip olma ve olamama fikri üzerinden bir baskı yaratıyor. "Sahibinden Rahmet" bu anlamda sahip olma isteğinin duygusal boyutuyla ilgilenirken bir yandan da eksilme hissini anlatmaya çalışıyor ama film büyük anlamlar altında eziliyor. Oysa paranın kudretinin yarattığı o gücü köydeki başka dinamiklerle, örneğin kader ve ezici gücün tutarsız yükselişiyle birleştirebilseydi, çok daha vurucu olabilirdi!

Her ne kadar filmi günümüz kent travması şeklinde anlatmak isteseler de, gelip dayandığı nokta 60’lı yılların toplumsal gerçekçi sinemasına olan yakınlığı. Bu noktayı bozan tek şey köydeki insanların tek başına kurnazlıkları değil, bir arada verdikleri kararların yanlışlığı ve travmatik boyutu oluyor. Filmi sempatik kılan taraf şu, benzer temalı filmler gibi büyük iddialar, büyük görsel haykırışlar peşinde değil, derdini çok doğrudan anlatıyor, Antalya’da jüriyi cezbeden taraf bu oldu diye düşünüyorum. Tabii duvarda büyüyen çatlağı saymazsak, o çatlağı da fark eden İrfan’ın karısı oluyor. İrfan kendi içinde çatlaklar yaratmaya devam ediyor. Hatta yönetmen abartarak çatlakla beraber kokular çıktığını da ima ediyor! Aslı İnandık’ın doğal bir şekilde oynadığı rolü seyrederken aklıma İnandık’ın Büşra Pekin’in yerini aldığı geldi, eskiden kendisini bu rollerde görürdük ama Pekin artık başka bir kulvarda!

Filmin iç mekan atmosferi de bilinçli bir yığılmışlık gösteriyor, kapalı pencereler, dışa kapalı bir yaşam Marg Auge’nin yeri olmayanlarına karşılık, karakterin kendisine bile yabancılaştığı anti bir yer duygusu yaratıyor. Burada çöküş karakterle orantılı şekilde mekânsal olarak da kendini var ediyor.

Film o kısmı çok ürkek ve kısa tutmuş ama İrfan’ın komşu kadınla olan flörtü de (belki birbirlerine olan ilgileri) de bu süreçte açığa çıkıyor ama orada kalıyor, muhtemelen değişimin bir boyutu olarak onu da araya sıkıştırmak istediler! Abla ve eniştenin eskiyle olan bağları koparmak istemesi, İrfan ve ailesini bir apartman dairesine tıkarak manav yapmak istemeleri de üreten kesime vurulan ince darbeyi göstermek açısından iyi bir hareket. Herkes küçük kutucuklar şeklinde etrafımızı dolduran apartmanlarda oturma hayalinde, tüketen olmak istiyor, sistem de buna bir şekilde çanak tutuyor! Bu anlamda taşrada yaşanan ekonomik ve ahlaki küçülmeyi farklı bir pencereden yorumlamış oluyor.

Cem Yiğit Üzümoğlu’nu bu filmde görmek hem şaşırttı, hem sevindirdi. "Karanlık Gece"deki naif karakterinden sonra aslında benzer tonlarda bir karakterde karşımızda. Kurnazlığı yapan kendisi değil, etrafındakiler onu kurnaz olmaya, hep daha fazlasını elde edebilme azmine zorluyor ve sonunda elinde hiçbir şey kalmamış, kendine bile derman olamayan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Yönetmen karakteri dramatize etmiyor, yüceltmiyor ve romantikleştirmiyor. Böylece film, yoksulluk estetiği tuzağına düşmeden karakterin içsel çatlaklarını saydam ve müdahalesiz bir biçimde görünür kılmaya çalışıyor. Filmin son sahnelerine dair bir şeyler söylersek; mağarada sonlanan, dağılan, parçalanan, toparlanamayan taşın ve aslında karakterin yaşadığı sürecin sonunda yine bir sıkışmayla sonlandığına tanıklık ediyoruz ve bu dağılmanın karakteri yeniden yaratmasına etki edeceğini… "Sahibinden Rahmet" biraz daha senaryosu üzerinde çalışıp karakterle gelişen daha ivmeli bir anlatım yakalayabilseydi, dürüst anlatımı, sade yapısı ve niyetiyle daha fazla ön planda olabilirdi!

Banu BOZDEMİR

Daha Fazlasını Göster