Gözünü Kırpmayan Aynalar Labirenti
Yazar: Onur KırşavoğluSinema tarihinin en büyük illüzyonlarından biri, kameranın objektifi ile hakikatin kendisi arasında doğrudan bağ olduğuna dair beslediğimiz o masum inançtır. Oysa perdeye yansıyan her kare, çekildiği andan itibaren bir kurguya, bir çerçeveye ve en nihayetinde bir özne ile onu kaydeden arasındaki güç savaşına dönüşür. Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı You Can See Everything, işte tam da bu kadim çelişkiyi merkezine alarak seyircisini neredeyse üç saatlik inanılmaz bir psikolojik ayna labirentine davet ediyor. Teknoloji dünyasının "kendi kendini var eden dahi kadın" anlatısıyla kutsayıp sonrasında kitleleri dolandırdığı gerekçesiyle hapse mahkum ettiği Theranos kurucusu Elizabeth Holmes’ün hikayesi, daha önce Alex Gibney’nin belgeseline, sayısız podcaste ve dramatize dizilere konu oldu. Ancak Fielder ve Oppenheim, izleyicinin zaten ezbere bildirdiği bu olaylar zincirini yeniden anlatmak gibi sığ bir yol tercih etmiyor. Holmes’ün 11 yıllık hapis cezasını çekmek üzere cezaevine teslim olmadan önceki son günlerineodaklanıyor. San Diego’daki evinde, eşi Billy Evans ve iki küçük çocuğuyla geçirdiği bu "son özgür günlerde" belgesel ekibine kapılarını ardına kadar açan Holmes, aslında hayatının en büyük performansını sergilemek üzere sahneye çıkıyor.
Filmin ana motorunu oluşturan dinamik, Fielder’ın o akıl almaz dürüstlükle bezeli tuhaf, rahatsız edici mizahı ile Holmes’ün çelik gibi kontrollü, dış dünyaya adeta steril bir zırh ardından bakan personasının çarpışması. Belgesel boyunca Holmes, kendisinin hiçbir zaman tek bir yalan dahi söylemediğini, geliştirdiği kan testi cihazının aslında çalıştığını ve kurban edildiğini savunurken gözlerini kurgusal bir samimiyetle kameraya dikiyor. İşte tam bu noktada Fielder’ın sorgulama biçimi devreye giriyor. Fielder, majör dürüstlük veya dramatik bir mahkeme hesaplaşması aramak yerine; "küçük bir beyaz yalan bile söylemedim" diyen bir zihnin duvarlarını örten sıradan detaylara basarak onunla konuşuyor. İkili arasındaki söyleşilerin Abbott ve Costello’nun klasik mantık paradoksu skeçlerini andıran o absürt döngülere girmesi, sinema salonundaki seyirciye komik olduğu kadar derinden yaralayıcı ve trajikomik bir deneyim yaşatıyor. You Can See Everything, sadece Holmes’ün kendi rızasıyla büründüğü imaj yenileme çabasını anlatmıyor; kameranın arkasındaki gücü de gözler önüne seriyor. Holmes ve partneri Billy Evans belgeselcilere kapılarını açarak hikayeyi yeniden kontrol edebileceklerini düşünürken, Fielder ve Oppenheimikilisinin şüpheci yaklaşımı bu hamleyi boşa çıkarıyor. Bilhassa Billy Evans karakterinin evdeki varlığı, mutfaktaki yumurta pişirme sahnesinden kurgusal bir onay bekleme anına kadar, Holmes’ün iktidar ve kontrol takıntısını daha da berraklaştırıyor. Siyah balıkçı yaka kazakların yerini alan bebeğini kucağında sallayan anne figürü, bir imaj restorasyonu mu yoksa hakikatin bir başka katmanı mı sorusu sürekli asılı kalıyor.
Görüntü yönetimi ve kurgu ritmi açısından film, 174 dakikalık devasa süresine rağmen bir an olsun temposunu yitirmiyor. Yakın plan yüz çekimleriyle yaratılan klostrofobik atmosfer, seyirciyi Holmes’ün gözünün bile kırpmadığı o donuk bakışların doğrudan hedefi haline getiriyor. Karşımızdaki insan gerçekten bir sosyopat mı, kendi yarattığı muazzam yalan dünyasının gerçek mahkumu mu, yoksa kamerayı dahi manipüle edebileceğini sanan fazla zeki bir akıl mı? Yönetmenler cevabı bizim önümüze hazır bir tabakta sunmuyor; aksine seyirciyi de bu manipülasyon oyununun bir parçası kılıyor. Özellikle ikinci yarı Amanda Seyfried’inkatılımıyla belgeseli izlerken, belgeselin belgeselini de izler halde buluyoruz kendimizi. Dahası, gerçek ile kurgu birbirine giriyor ve neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Herkes gibi biz de filmi izlerken manipüle oluyoruz. Böylesi bir deneyimiz sinema tarihinde neredeyse hiç görmemiştik. Hele ki belgesel türünde (tür konusuna emin değilim) neredeyse hiç yaşamadık. Bu da başlı başına filmi başyapıt seviyesine çekmeye yetiyor.
Son tahlilde You Can See Everything, sadece bir biyografik bir belgesel değil doğrudan "gerçeklik", "algı yönetimi" ve "sinemanın kendi kurgusallığı" üzerine çekilmiş son derece karanlık, mizahi ve büyüleyici bir modern zaman klasiği. Belgesel sinemanın sınırlarını zorlayan bu ayna labirentinden çıktığınızda, zihninizde kalan tek şey Holmes’ün gözleri değil, modern dünyanın kendi hakikatini nasıl kurguladığına dair o tekinsiz his olacak. Bir de yanılmıyorsam en iyi film kategorisinde Oscar heykelciğini eve götüren ilk belgesel de You Can See Everything olabilir. Bekleyip görelim.
- En son Beyazperde eleştirileri
- En İyi Filmler
- Basın Puanlarına Göre En İyi Filmler