Algoritmanın Perdesi Erken Kalkıyor
Yazar: Tuğçe Madayanti ŞenDokuz yıl aradan sonra Dört Atlı sahnede. Ancak Ruben Fleischer’ın çektiği "Sihirbazlar Çetesi 3", sihir, teknoloji ve manipülasyon üçgeninde bir perde açarken, sihrin kaynağını el çabukluğundan algoritmalara taşıyor. Serinin "göz yanıltma sanatı", yerini "veri yanıltma"ya bırakınca da beklenen büyü kayboluyor.
Jesse Eisenberg, Woody Harrelson, Dave Franco ve Isla Fisher, dokuz yıllık aradan sonra emeklilikten çağrılıyor. Hedef: Yapay zekayı suç ağlarında kullanan elmas tüccarı Veronika Vanderberg (Rosamund Pike). Yanlarında ise Ariana Greenblatt, Dominic Sessa ve Justice Smith gibi genç, teknolojiye hakim sihirbazlar var. Yönetmen Ruben Fleischer’ın (Zombieland, Venom) imzasını taşıyan bu üçüncü film, seriyi bir devamdan çok, bir "requel" yani yeniden başlatma kılığında yeniden konumlandırma havasına sokuyor.
TME
İlk iki filmin enerjisi, sahne önündeki gösteriden çok, arkasındaki planın zekasıyla büyülenmekti. 2013’teki "Gözlerinizi dört açın" sloganı, filmi "Ocean’s Eleven"ın sihir dünyasıyla buluşturmuştu. Cazibe, inandırıcılıktan değil; fizik kurallarını hiçe sayan absürtlüğündeki özgüvenden geliyordu. Seyirci gerçeği değil, gösteriyi izlemek istiyordu. Ne yazık ki üçüncü filmde bu denge, teknolojinin ağır basmasıyla bozuluyor.
Sihir Kodlanıyor, Ekip Kimyası Eriyor
Fleischer, Horsemen’in illüzyonlarını bir sanat formundan alıp, bir sistem mühendisliği problemine dönüştürüyor. Numaranın ardındaki "nasıl yaptılar?" sorusu yerine, "Hangi yapay zeka aracı hangi hileyi yarattı?" sorusu baskın çıkıyor. Film, kendi illüzyonuna fazla açıklama getiriyor; büyüyü erken bozuyor.
Z kuşağı karakterler, ellerinde kart yerine kod olduğunu vurgularken, "Artık her şey simülasyon" fikrini merkeze alıyor. Bu tematik güncelleme seriyi günümüze taşıyor, ancak Horsemen’in eski ekip enerjisini, o karmaşık dayanışmayı zedeliyor. Eski kadronun omuz omuza tartışıp çalıştığı dinamik, yerini mentorluk ve teknoloji odaklı çözümler üzerine kurulu daha mesafeli bir işbirliğine bırakıyor. Filmin ana sorunu, teknolojik olarak ileri gitmeye çalışırken, karakterler arasındaki insani bağı ve kimyayı geri plana atması.
AI’nın Kalbe Yerleşmesi: Veri Manipülasyonu
Yapay zeka, filmin kalbine yerleşmiş durumda. Filmin en çarpıcı anları, AI'ın imkanlarıyla yaratılıyor. Zihin birleştirme, klasik "cold reading" (mikro ifade okuma) tekniği, AI destekli yüz tanıma ve ses analiziyle birleşiyor. Seyircinin gördüğü şey, yüzlerin deepfake ile anlık değişimi ve senkronize düşünce okuma illüzyonu oluyor. Deepfake kaçış sahneleri yani gerçek zamanlı kimlik değişimiyle yaratılan sekans ise filmdeki en etkileyici numara, bir saniyeliğine gerçekten kandırıyor. CGI ve pratik numaralar iç içe geçiyor; görsel olarak nefes kesici manzaralar sunuluyor. Ancak montajda yapay bir hız var. Teknoloji hem araç hem konu olunca, anlatı özgürlüğü daralıyor. Her çözüm AI’dan, her illüzyon algoritmayla açıklanınca, gizem tüketiliyor. Sihirbazlar Çetesi’nin ruhu "göstermemekte" gizliydi; burada her şey gösteriliyor.
Rosamund Pike, Filmin Can Suyu
Filmdeki en zeki ve kilit hamle Rosamund Pike’ın canlandırdığı Veronika Vanderberg. Soğukkanlı, kontrol delisi ve küresel suç ağını yöneten bu karakter, "Gone Girl" aurasını yeniden canlandırıyor. Pike, Dört Atlı’nın hedefindeki elmasın kendisinden daha değerli bir engel teşkil ediyor. Etik AI sihri ile kar odaklı manipülasyon arasındaki tehlikeli çizgiyi o çiziyor. Pike olmasaydı, film tematik ve duygusal açıdan ruhsuz kalırdı.
Yönetmen Fleischer, "Venom" ve "Zombieland"deki hızlı, kinetik kurguyu bu filme de taşıyor, ancak serinin mitolojisinde bu tempo ters tepebiliyor. Çünkü önceki filmlerin teatral kamera hareketleri kaybolmuş. Şöyle ki, ilk filmde bir kart havada dönerken kamera onunla dans ederdi. Üçüncü filmde aynı sahne deepfake ile yapılıyor ve kamera “bakın, AI yaptı” der gibi durağan veya hızlı kesmelerle geçiyor. Final numarasında kamera, seyirciyi sihrin içine davet etmek yerine, sadece efektleri sergiliyor. Sinemanın sihri görmediğini hissettirmekti; burada ise her şey aşırı detayla izleyiciye sunuluyor.
Tüketilen Büyü
"Sihirbazlar Çetesi" serisinin devam etmesinin ardındaki asıl sihir, eleştirel değil, 700 milyon dolarlık gişe başarısıdır. Lionsgate stüdyosu, ilk iki filmin toplamda getirdiği bu devasa geliri görünce, üçüncüye ve şimdiden onaylanan dördüncü filme yeşil ışık yakmak zorundaydı. Bu franchise, eleştirmenleri pek umursamadan izleyiciyi avucuna almayı başardı. Serinin ticari sırrı, daima derinlikten ziyade gösteriye odaklanmasında yattı. İlk film (2013), "Gözlerinizi dört açın" twist'leri ve fizik kurallarını hiçe sayan (ama akılda kalıcı) illüzyonlarıyla 351.7 milyon dolar hasılat yapmıştı. Derinliksiz ama absürtlüğüyle eğlenceliydi. İkinci film (2016), bayat twist'lere ve tempo düşüklüğüne rağmen 334.9 milyon ile seriyi ayakta tuttu. Ancak "Sihirbazlar Çetesi 3" ile bu ticari formül riskli bir alana giriyor. Filmin ritmi ve görsel cazibesi korunsa da, yapay zekâ temalı illüzyonlar ilk bakışta etkileyici olsa bile, ikinci izleyişte şeffaflaşıyor. Sihirle teknoloji arasındaki sınırın bulanıklaşması, büyüyü değil, anlatısal belirsizliği artırıyor. Serinin ruhu, "görmediğini hissettirmek" üzerine kuruluyken, her şeyin algoritmayla açıklandığı bu yeni perdede izleyicinin ilgisi hızla tüketiliyor. Film, hayranlar için nostaljik bir zevk ve yeni izleyiciler için güvenli bir eğlence sunuyor. Ne var ki, sormamız gereken asıl soru, her şeyin algoritma olduğu bir çağda, illüzyonun kendisinin ne kadar büyüleyici olabileceğidir? Bu film, o sorunun cevabını veremiyor. Peki dördüncü film bizi nereye götürecek? Belki de "Sihirbazlar Çetesi" AI temasını aşıp, illüzyonun sınırlarını bütünüyle Metaverse’e taşıyarak sanal ve gerçek arasındaki ayrımı tamamen ortadan kaldırmayı deneyecektir. Lionsgate için sihir devam etmek zorunda, çünkü bu franchise, bir altın madenidir.
Tuğçe MADAYANTİ ŞEN