Dwayne Johnson, Oscar’a Göz Kırpıyor
Yazar: Onur KırşavoğluPrömiyerini Venedik’te yapan ve Benny Safdie’ye kardeşi olmadan çektiği ilk filmde en iyi yönetmen ödülü kazandıran, ardından Toronto’da da dikkatleri üzerine çeken "The Smashing Machine", Mark Kerr’in yükseliş-çöküş sarmalını anlatan biyografik bir spor dramı. Başrolde, muhteşem bir performansla Dwayne Johnson yer alırken, ona yine kariyer performanslarından birine imza atan Emily Blunt eşlik ediyor. Diğer önemli rollerde ise Bas Rutten ile Ryan Bader gibi MMA dünyasından isimler yer alıyor. Filmin ön plana çıkan özelliklerinden birine imza atan Maceo Bishop görüntü yönetmenliğini üstlenirken, müzikler Nala Sinephro’ya ait. Film 16mm, 70mm ve VHS dokularıyla çekilmiş. Bu da 80’ler ve 90’lar hissiyatını çok net almamızı sağlıyor.
A24
Safdie, sporu “seyir” olarak yeniden kategorize ederken, klasik spor filmi formüllerine yanaşmıyor. Ringin içinden adrenalin pompalamak yerine iplerin dışına, tribüne, hatta soyunma odalarına götürüyor. Bizi dövüşün değil, dövüşün etrafındaki hayatın içine çekiyor. Bu estetik mesafe, Kerr’in bedensel sermayesinin nasıl yavaş yavaş tükendiğini —ve bunun özel hayatına, bağımlılıkla mücadelesine, şöhretin deformasyonuna etkilerini— daha çıplak bir açıklıkla gösteriyor. Anti-biyografik diye anabileceğimiz bu yaklaşım, son bölümde turnuva dramaturjisi güç kazansa bile, bilinçli bir ‘tatminsizlik’ bırakıyor ve zafer anları, anlatının asıl meselesi olmaktan çok öte bir yerde duruyor. Bu da izleyiciyi alışılmışın dışına çekerek algılarıyla oynuyor. Hali hazırda çok popüler olmayan ve kaybetmesiyle de tanınan bir ismin hikayesinin anlatılmasıyla izleme alışkanlığı tersyüz oluyor.
Filmin en büyük artısı, Dwayne Johnson’ın dönüşümü. Safdie’nin gözlemci kamera dili ve yakın planlardan kaçınan ring koreografisi Johnson’ı güvenli yıldız personasından ayırıyor. Oyuncu, sesi ve bedenini kısarken bakışlarının kırılganlığını öne çıkarıyor. Bu kırılganlık, Kerr’in kontrol ile çöküş arasında gidip gelen ruh halini inandırıcı kılıyor. Bu da izleyiciye sarsıcı bir etki daha bırakıyor. Üçüncü sınıf aksiyonlarla, kovalamaca ve boş diyaloglarla örülü Johnson filmografisinden sonra bu performans gözlerimizi kamaştırıyor. Johnson’ın şimdiye kadar bu tarz bir performans sergilememesi ya da onun bu anlamda geç keşfedilmiş olması bizi biraz şaşırtıyor. Yani, klişe bir biyografi olmaması, zaferle örülü bir yol izlemememiz, ihtişamı eksik bir final ve daha önce görmediğimiz bir Johnson bizi adeta sarsıyor ve derinden etkilemeyi başarıyor. Blunt ise figüratif bir ‘karşı ağırlık’ olarak hem sevgi hem öfke üreten sınırlarını, bağımlılığın aile içi yankılarını cümle arasındaki sessizliklerle kuruyor. İkilinin dinamiği, filmin en keskin duygusal hattı. Toksik ve hayat dönüştüren bir ilişki de tüm gerçekçiliğiyle peliküle aktarılıyor.
Görüntü ve ses tasarımındaki doku tercihleri, alt metni de güçlendiriyor. 16mm’nin grenli yüzeyi ile araya serpiştirilen VHS dokuları, 90’lar sonu/2000’ler başı dövüş kültürünün ‘ham’ gerçekliğini, şöhret endüstrisinin pürüzlü yüzeyiyle eşliyor. Safdie’nin ring dışına bakan mizanseni bu dönem hissini belgeselimsi bir otantiklikle sabitliyor. Maceo Bishop’un kadrajları ring iplerini görüntüye bilerek “engel” gibi yerleştiriyor. İzleyiciye “seyirci” olduğunu unutturmayan etik bir mesafe kuruyor. Nala Sinephro’nun müziği, caz ve ambiyans arasında titreşen minimal dokunuşlar ise yükseltmek yerine nabzı tutuyor, Kerr’in iç dalgalanmalarına şerit gibi eşlik ediyor. Bu kararlar, topyekün bakıldığında, onarım, tekrar yaralanma döngüsünü soğukkanlılıkla izletiyor ve sporculara diğer filmlerin yaptığı gibi bir rockstar havası vermiyor.
Senaryo, Kerr’in kariyerini lineer bir başarı kroniği olarak değil, ilişkiler ağının düğümleri üzerinden kuruyor. Menajerlik baskıları, takım arkadaşlıkları, partnerlik ve şöhretle kurulan kırılgan pazarlıklar… Safdie, bağımlılığın tek nedene indirgenmesine direnirken, sistemin (promosyon, televizyon, bahis, medya ritüelleri) bireyin bedenini nasıl “yenilebilir” bir ürüne çevirdiğini işliyor. Bu, filmin alt metnini taşıyan damara dönüşüyor. Öte yandan, anlatı bazen bilinçli soğukkanlılığının kurbanı oluyor. Özellikle orta bölümde bazı sıçramalar, Kerr-Dawn hattındaki çatlakların neden/sonuç bağlarını flu bırakabiliyor. İzleyici duygusal eşiğe götürülüyor ama katarsis kapısı aralık kalıyor. Bazı geçişler ve manevralar yapay duruyor, sanki aceleye gelmiş hissi veriyor. Zaten bu açıdan filmin en zayıf noktaları ortaya çıkıyor. Turnuva hattının dramatik yükselişi ile filmin mesafeli üslubu bazen birbirini törpülüyor. Orta kısımlarda tempo dalgalanması ve bazı yan karakter arklarının kısa kesilmesi, anlatının bütünlüklü duygusunu inceltiyor.
Kısacası, "The Smashing Machine", sporu kozmetik bir destana çevirmeyen, aksine bedeni ve duygu dünyasını risk-ödül terazisinde tartan, cesur bir anti-biyografik film. Şöhretin parıltısının gölgesinde kalan kırılganlıkları izlemek hem Kerr’in hem Dawn’ın yüzünde biriken mikro çatlakları okumak isteyen izleyici için güçlü bir deneyim. Johnson’ın kariyerinin en iyi performansı olduğu da tartışmasız bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Onu, en azından ödül gecesi adayların ismi zikredilirken küçük çerçevede görmek isterim. "The Smashing Machine", Safdie’nin de seyirciye “sahnenin dışından” bakmayı öğreten sinema dilinin son ürünü. Büyük ihtişam ya da beklenti olmadan izlenirse büyük keyif verecektir.
Onur KIRŞAVOĞLU