Hala parlamaya devam eden ve sonsuza dek parlayacak olan Michael...
Yazar: Gizem Ertürk25 Haziran 2009… O günü unutmam mümkün değil. Bir televizyon kanalında sinema programı yaptığım yıllardı. Metinlerimi yazmış, perfore kağıtlarımı hazırlamış, ses odasına inmeye hazırlanıyordum. Ekranlar açıktı. Bir anda alt yazı geçti.
“Popun kralı öldü.” İlk anda inanamadım. Bir, iki, üç kanal derken o son dakika haberi bütün ekranları kapladı. Aynı cümle, aynı şok, aynı donakalma hali.
UIP
Oysa daha düne kadar “This Is It” provaları gözümüzün önünde gerçekleşiyordu. Michael Jackson yeniden sahneye dönüyordu. Hatta içimden, “Keşke yeniden Türkiye’ye gelse.” diye geçirdiğimi hatırlıyorum. O kadar yakındı.
O an yalnızca bir ölüm haberi değildi; bir dönemin kapanışıydı. Programın akışı dağıldı, metinler anlamını yitirdi. Her hafta programın sonunda yer verdiğim soundtrack bölümüne o gün hiç düşünmeden “Thriller”ı koydum. Çünkü “Thriller”, yalnızca bir şarkı ya da klip değildi. Bir kırılma anıydı. MTV estetiğinin kalıplarını yıkan, müziği sinema ile aynı düzleme taşıyan, popüler kültürün sınırlarını zorlayan bir eşik. Michael Jackson’ın yalnızca bir pop yıldızı değil, görüntüyle, dansla, hikayeyle düşünen bir sanatçı olduğunu en açık haliyle ortaya koyan anlardan biri.
Thriller aynı zamanda politikti. “Ben siyahlar için de beyazlar için de müzik yapıyorum.” diyen bir sanatçının, temsil alanını genişlettiği bir yerdi. Tam da bu yüzden, yıllar sonra gelen Michael filmi, yalnızca bir hayatı anlatmakla kalmıyor. O eşikleri, o kırılma anlarını ve en önemlisi yarım kalan bir geri dönüşün gölgesini yeniden kurmaya çalışıyor.
Michael’ı yönetmenlik koltuğunda, aksiyon sinemasındaki ritim duygusunu ve yüksek tansiyonlu anlatı kurma becerisini yıllardır bildiğimiz Antoine Fuqua karşılıyor. Ancak Fuqua burada kendi sinemasını doğrudan tekrar etmiyor; aksine o refleksleri biyografik anlatının içine taşıyarak daha içe dönük bir gerilim kuruyor. Training Day’den The Equalizer serisine kadar uzanan filmografisinde çatışmayı çoğunlukla dış dünyada, bedensel ve somut bir düzlemde kuran yönetmen, bu kez çatışmayı karakterin içine yerleştiriyor.
Bu yüzden Michael, yüzeyde klasik bir müzik biyografisi gibi görünse de ritmini dış olaylardan çok iç baskıdan, sahne ile özel hayat arasındaki yarılmadan alıyor. Fuqua’nın en dikkat çekici başarısı da burada yatıyor: filmi sürekli hareket halinde tutarken, onu yalnızca olay anlatan bir biyografi olmaktan çıkarıp duygusal ve psikolojik bir yoğunluk alanına dönüştürmesi.
Bu tercihin en büyük taşıyıcısı ise hiç kuşkusuz başroldeki Jaafar Jackson. Michael Jackson’ın yeğeni olarak bu role zaten biyografik ve bedensel bir yakınlıkla geliyor; ancak filmin etkisini açıklayan şey yalnızca bu akrabalık bağı değil. Çünkü Jaafar Jackson’ın performansı, kolayca düşülebilecek bir taklit tuzağının çok ötesine geçiyor. Michael’ın yürüyüşünü, sahnedeki beden kontrolünü, bakışının kırılgan ama aynı anda erişilmez tarafını yakalıyor; daha da önemlisi, sahne üzerindeki mutlak hakimiyet ile sahne dışındaki savunmasızlık arasındaki geçişleri büyük bir akışkanlıkla kuruyor. Film boyunca bazı anlarda izlediğimiz şeyin yalnızca bir performans değil, adeta aile içinden devralınmış bir hafıza olduğunu düşünüyorsunuz. Bu noktada filmin “kan bağını” yalnızca magazinel bir ayrıntı olarak kullanmadığını, temsil meselesini derinleştiren bir unsur haline getirdiğini söylemek mümkün. Jaafar Jackson’ın bu filmdeki varlığı, karakteri dışarıdan yorumlayan bir oyuncudan çok, içeriden temas eden bir bedene dönüşüyor.
Filmin aile bağlarına ve özellikle çocukluk dönemine geniş yer ayırması da bu yüzden tesadüf değil. Michael, sanatçıyı yalnızca sahnede doğmuş bir yıldız olarak değil, Jackson 5’in disiplin, baskı ve erken yaşta biçimlenmiş performans rejimi içinde şekillenmiş bir çocuk olarak okumayı seçiyor. Bu çocukluk anlatısı, onun ilerleyen yıllarda içine kapandığı o kırılgan fanusun da temellerini görünür kılıyor; travmanın ve yalnızlaşmanın kökleri oldukça sahici bir yerden kuruluyor.
Burada çocukluk, biyografik bir zorunlu durak gibi değil, bütün filmin anahtarı gibi işliyor. Jackson 5 bölümleri, yalnızca kariyerin ilk basamakları olarak değil; Michael’ın daha sonra kuracağı sahne personası, kontrol tutkusu, kırılganlığı ve dünyayla ilişkisinin duygusal kökenleri olarak inşa ediliyor. Filmin bu kısmında çocuk Michael’ı canlandıran Juliano Krue Valdi de dikkat çekici bir ağırlık taşıyor. Onun performansı, çocukluk travmasını kolaycı bir duygu sömürüsüne dönüştürmeden, daha çok eksik bırakılmış bir yaşamın sessizliğini hissettiriyor.
Özellikle dışarda kar topu oynayan çocukları izlerken içeride prova yapmaya zorlanması, film boyunca geri dönen en güçlü imgelerden biri haline geliyor. Fuqua burada uzun uzun açıklamak yerine tek bir kadrajla, tek bir duraksamayla ve bazen yalnızca bakışlarla bir dönemi özetliyor. Bu da filmi, biyografik sinemanın sık sık düştüğü “göster, anlat, tekrar anlat” hantallığından kurtarıyor.
Baba figürünün filmdeki ağırlığı da özellikle bu çocukluk bölümünde belirginleşiyor. Joe Jackson’ın baskıcı ve zaman zaman istismara varan otoritesinin filmde açık açık sloganlaştırılmaması önemli bir tercih. Colman Domingo’nun canlandırdığı baba figürünün yarattığı korku, disiplin ve duygusal hasar net bir şekilde resmediliyor. Böylece film, Michael’ın çocukluğunu yalnızca “acı dolu geçmiş” klişesine yaslayıp tüketmiyor; aksine onun ileride oyuncaklara, çocuklara, masumiyet fikrine ve kayıp çocukluk duygusuna neden bu kadar saplantılı biçimde döndüğünü açıklamasa bile hissettiren bir zemin kuruyor. İlaç bağımlılığına giden yolun bile burada tek bir “düşüş” anlatısı olarak değil, bedeni sürekli zorlanmış, sürekli çalıştırılmış, sürekli performansa çağrılmış bir hayatın uzantısı olarak düşünülmesi bu yüzden önemli. Film her şeyi cümle cümle açıklamıyor; ama en iyi yaptığı şey tam da bu: bazı soruların yanıtını uzun diyaloglarla değil, dramatik yoğunluğu yüksek tek bir sahneyle vermesi.
Sanatçının annesiyle film izlediği anlar, televizyon haberlerinde görülen sokak çeteleri, korku estetiği, dansın teatral yapısı ve popüler kültür imgeleri bir araya gelerek özellikle Thriller bölümünde Michael Jackson’ın yalnızca bir yıldız değil, aynı zamanda imgelerle düşünen bir sanatçı olduğunu görünür kılıyor. Motown’dan Epic Records’a uzanan geçiş, Off the Wall ile kurulan yeni yön ve Quincy Jones ile başlayan yaratıcı ortaklık, hatta haklarını koruma refleksiyle John Branca gibi isimlerle kurduğu ilişkiler ve Thriller’ın yazım sürecine dair arka plan, bu yaratıcı dönüşümün kilometre taşları olarak son derece akışkan bir biçimde yer buluyor. Çünkü film, Michael’ı sadece sahneye çıkıp iyi dans eden bir figür olarak değil, MTV estetiğinin sınırlarını zorlayan, klibi kısa film düzeyine taşıyan, siyah bir sanatçı olarak temsil alanını genişleten ve popüler kültürün görsel hafızasını dönüştüren biri olarak okumaya çalışıyor. Bu da Michael’ı sıradan bir yükseliş hikâyesi olmaktan çıkarıp, sanatçının yaratıcı sezgisini merkeze alan bir film okumasına dönüştürüyor.
Çünkü Michael Jackson’ın hikayesi, klasik anlamda tamamlanabilecek bir hikaye değil. Bir performansın ortasında kesilmiş, bir geri dönüşün eşiğinde yarım kalmış bir hareket gibi… Film de tam olarak bu noktada duruyor. Onu tamamlamaya çalışmıyor aksine sürdürmeye çalışıyor.
Vizyonu sırasında seyircilerin mendillerle salonlara girmesiyle ünlenen, en çok ilgi gören ülkelerin başında Türkiye’nin geldiği Hamnet’te tek bir damla gözyaşı dökememiştim. O filmde mesafemi koruyan izleme deneyimi, “Michael”da yerini doğrudan bir duygusal temasa, boşalmaya bıraktı.
Bu nedenle “Michael”ın kurduğu bu temasın yalnızca bireysel bir karşılıkta kalmayıp, kolektif bir izleme deneyimine dönüşmesi şaşırtıcı olmaz diye düşünüyorum. Michael Jackson’ın bu ülkedeki karşılığı düşünüldüğünde adına lokmaların döküldüğü, gıyabında duaların edildiği bir hafızadan söz ederken filmin geniş bir izleyiciyle güçlü bir bağ kurması neredeyse kaçınılmaz görünüyor.
Michael Jackson’ın sahne üzerindeki varlığı yalnızca performans değil, aynı zamanda bir çağrıydı; “let your light shine” diyen bir sanatçının, ışığıyla yalnızca kendini değil, izleyicisini de dönüştürme çabası. Hala parlamaya devam eden ve sonsuza dek parlayacak olan…