Bir geri iki ileri hayat dansı!
Yazar: Banu BozdemirStephen King uyarlamalarından beslenen ve onları bir nevi uzmanlık haline getiren yönetmenlerden biri de Mike Flanagan. Rob Reiner ve Frank Darabont gibi Stephen King’in öykülerinden ilham alan Flanagan, "Life of Chuck" / "Chuck’ın Hayatı" ile yüksek düzeyde ürkütücülük yarattığı filmlere ara veriyor ya da yeni bir boyut açıyor diyebiliriz. Çünkü karşımızda King’in fantastik öyküsünden uyarlanan, kozmik korku üzerine zamana yayılan, daha yumuşak ve tuhaf bir film var. Bazıları için sıradan gelse de yönetmen metnin altındaki iyimserliği yakalıyor ve en iyi Stephen King uyarlamalarından birine imza atıyor bu bir adamın hayatının tersten anlatıldığı hikayede!
Neon
Flanagan öykünün içindeki tek bir bölümü ele almak ya da öyküyü yeniden düzenlemek yerine sadık bir davranışla üç bölüme ayırarak, antolojik, cesur bir yaklaşım sergiliyor. Hikaye kıyamet öyküsüyle melankolik, güçlü ve sürükleyici bir açılış yapıyor, (aslında son bölüm) Marty (Chiwetel Ejiofor) tüm kaos içinde işini yapmaya çalışan bir öğretmeni canlandırıyor, aynı şekilde eski karısı Felicia (Karen Gillan) da kabullenemediği bir boşluk içinde işine sarılıyor. Patlak çatlak bir kıyamet senaryosu değil bu, melankolik, internetin kesildiği, sokakların sessizleştiği ve insanların varoluşu sorgulayıp, felakete tanık olmayıp sadece duydukları bir çıkmaza dönüşüyor. O sırada Charles (Chuck) Krantz (Tom Hiddleston) adında bir adamın 39 harika yılını kutlayan reklam panoları, gökyüzü yazıları ortalıkta dolaşıyor. Tüm bu kıyamet senaryosuna, metafizik boşluğa ve yok olmaya inat bir tuhaflıkla! Sanırım filmin en duygusal anlarından biri de bu bölüm, yok oluşa sürüklenen insanın çaresiz boşluğu…
Bir yandan da bu bölüm ileride yaşanacak bir kavuşmanın habercisi, Marty ve Felicia’nın hayatları gizemli Chuck’ın hayatına bağlanıyor ve orada filmin bize verdiği mesajın farkına varıyoruz, daha doğrusu hayat denen karmaşanın farkına varıyoruz demek daha doğru!
Orta bölüm kıyamet senaryosuna oranla çok canlı ve güçlü. Hiddleston tam anlamıyla perdeyi kaplıyor ve gizemli Chuck ortaya çıkıyor. Takım elbiseli muhasebeci, sokak çalgıcısının (The Pocket Queen) ritmine kaptırıyor. Yemek yaparken dans etmeyi seven büyükannesinin ritmik anısı ve sevgilisinden ayrılan Janice’in eşlik etmesiyle muhteşem dans aurasına imza atıyorlar. Flanagan insanların başına bu kez kötü değil güzel bir şey getiriyor ve seyirciyi de bu etkileyici, filtresiz, neşeli atmosferin içine çekiyor. İlk bölüme oranla daha yetersiz, yüzeysel kalıyor kabul ama bunu da kıyamete karşı dans olarak yorumlamak mümkün! Biraz da "Jojo Rabbit" tadıyla!
Filmin enteresan bir dozu var, bizi hissiyat açısından belli bir noktaya kadar çıkarıyor, hatta bir süre orada tutuyor ama tam bir tatmin de sağlayamıyor, acaba yönetmen bu film için tam gaz bir gerilim dozu mu ekleseydi diye sordurtmuyor değil!
Son bölüm Chuck’ın çocukluğunda yaşadığı trajedi ve mutlulukları deneyimlemekle geçiyor. Büyükannesinden yadigar kalan dans sevgisi, büyükbabasının finansçı olması beklentileriyle dalgalanırken, evin kubbesindeki gizemi çözmesini de konu alıyor. Dünyanın gidişatını açığa çıkaracak Chuck dahil hepimizin merakla beklediği sürprizin detayları ortaya çıktığında filmin tüm iyi duygusunun bir anda bir kule gibi yıkıldığını görüyoruz ve sürpriz bu muydu demekten kendimizi alamıyoruz. Konuyu fazla deşmek, çok fazla açık vermek olacak. Filmin yüksek dozajlı açılışına nazaran yazar ve yönetmenin filmin bütünsel duygusuyla çok da ilgilenmediklerini görüyoruz. Bir başka sorun da Chuck’ı gerçekten tanıyamamak! Dış sesin yardımıyla onu tanımaya çalışıyoruz. Hayatın anlamını ise matematik, denklem, evren hakkındaki derin olmayan düşüncelerle anlamaya çabalıyoruz. Bu bölümde genç Chuck’la (Benjamin Pajak) beraber vakit geçiriyoruz, bu bölümde de onun büyüme girişimleri bizi etkiliyor. Hiddleston tüm büyüsüyle sadece dans bölümünde kalıyor!
Her bölüm aylar ve yıllar olarak zaman çizgisinde daha geriye doğru gidiyor! Filmin bölüm geçişleri birbirinin ruhunu tutmasa da uzun ve sakin geri dönüşlere bağlanan bir gizem çerçevesinden bakmamızı sağlıyor. Bu da filmin çekiciliğini arttıran bir etken. Anlatısal bir özgünlüğü var, türler arasında dolaşmaktan keyif alıyor, hayat ve hayatı içselleştirmenin anlamı üzerinden bir şeyler aktarmaya çalışıyor ve bunları yaparken göz süzmüyor, büyük olma kaygısı taşımıyor, şarkısı olmayan bir opera havasında, epik bir karakter incelemesi sunuyor. Herkesin filmle ilgili duygusu mutlaka değişken olacak, ama herkesin dans sahnesinde her şeyin dışına çıktığı, mutluluk payı yüksek bir film olduğu gerçek!
Banu BOZDEMİR