Ölüme Koşan Adam
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
Ölüme Koşan Adam

Ölüm Bile Viral İçerik

Yazar: Tuğçe Madayanti Şen

Edgar Wright’ın "The Running Man" yorumu, Stephen King’in Bachman adıyla yayımladığı 1982 romanını bugünün dünyasına taşırken, 1987’deki neon kofluğunu tamamen tarihe gömüyor. Wright, nostaljiye asla yaslanmıyor; aksine, 2025’in algoritmik çarklarına sıkışmış bir toplumun kanıksanmış vahşetini soğukkanlı bir enerjiyle kesiyor. King’in romanı zaten 2025’te geçiyordu, ironik bir tesadüf ki, bu uyarlama tam o yıla denk geliyor ve NYT gibi mecralarda “haber bülteni gibi güncel” diye övülüyor. King bile filmi “bipartisan thrill ride” diye alkışladı, ama Wright’ın vizyonu romanın karanlığını Hollywood parlaklığına bulayarak biraz yumuşatıyor. Buradaki dünya artık kara ütopya değil, güncel bir panik hali. Olay, ideolojik farklılıkları aşıp herkesi cezbeden bir politik lunapark eğlencesine dönmüş.

Paramount Pictures

Hikâye tanıdık ama ruhu değişmiş: Ekonominin çöküşün kıyısında sallandığı, devlet şiddetinin rutinleştiği, insanların öfkesini ve çaresizliğini televizyona ve ekranlara akıtan bir Amerika. Bu çöküşü törpüleyen şey ise “The Running Man” adında ölümcül bir reality şov. İşsiz, borç içinde boğulan Ben Richards (Glen Powell), kızının tedavisi için oyuna gönüllü oluyor. Bu tercih, Wright’ın yeni hamlesi. 1987’deki gibi sisteme yanlışlıkla düşmüş bir masum yok artık. Yoksulluğun onu köşeye sıkıştırdığı için “ölümlü içerik” üretimine razı olan bir adam var. Sınıf meselesi bir alt metin değil; filmin omurgası. Katılanlar hep yoksullar; ekran başında kan isteyenler hep varlıklı sınıf. Kapitalizm her zamanki gibi burada da kendi yarattığı enkazı eğlence olarak paketleyip satıyor. Şiddet bir gösteri değil; sınıfsal bir eğlence. Bu temayı gerekli bir uyarı ama her ne kadar gerçek hayattaki 2025’i yansıtıyor olsa da ateşini taşıyamıyor ki filmin açığı tam da burası. Sağlık sisteminin çöküşü, sınıfsal uçurum, insanların çaresizliklerinin reytinge dönüşmesi… Hepsi gerçek hayattaki 2025’in biraz abartılmış hâli gibi duruyor. Ama film bu sorumluluğu tam taşıyamıyor. Çünkü eleştirdiği düzenin teknolojik altyapısını 15-20 yıl geriden kuruyor: Tek kanal, prime-time slotu, herkesin aynı anda televizyon izlediği bir dünya… Bugün olsa şiddet uygulamalarda dolaşırdı. İnsanlar yarışmacıyı sokakta görür görmez telefon çıkarıp canlı yayın açar, koordinat paylaşır, dijital linçle para kazanırdı. Wright bu gerçek dijital suç ortaklığını birkaç drone görüntüsü ve viral kliple geçiştiriyor. Dolayısıyla “seyirciyi suç ortağı yapma” iddiası belli ölçüde havada kalıyor. Rahatsız ediyor, evet. Ama gerçek dünyanın hızını ve iğrençliğini yakalayamadığı için darbesi biraz yumuşak geliyor. İşte filmin en büyük açığı tam da burası.

Powell kariyerinin açık ara en karanlık performansını çıkarıyor. Fiziksel olarak çökmüş, omuzları düşük, konuşurken nefesini saklayan, yüzdeki o boş bakışıyla hayatta kalmayı maskelenmiş bir utanç haline çeviren bir Richards var karşımızda. Sesini bilinçli olarak kısıyor, cümlelerini yutuyor, gülmeyi unutmuş biri gibi oynuyor. Kızıyla şirket tarafından manipüle edilen görüntülü konuşmalardaki titreme, öldürdüğü bir Hunter’dan sonra kusarak yere çökmesi… Bunlar kahramanlık anları değil; insanlığın kırıldığı noktalar. Powell bir anti-kahraman değil, anti-yıldız yaratıyor. "Bruce Willis’in varisi" diye övülüyor ama bana kalırsa bunun için fazla jilet gibi.

Josh Brolin’in Dan Killian’ı, şirket kültürünün steril kötülüğünü bedenleştiriyor: Üst düzey yönetici nezaketiyle öldüren, gülümseyerek yalan söyleyen, vahşeti verimlilikle paketleyen biri. Colman Domingo’nun Bobby Thompson’ı ise gerçek hayattaki reality şov sunucularının grotesk bir izdüşümü; ekrandaki çığırtkanlığın ardında toplumsal uyuşmanın nasıl üretildiğini açık ediyor. Yan rollerde Katy O’Brian’ın hedonist Laughlin’i, Michael Cera’nın gadgetçı intikam takıntılısı ve William H. Macy’nin silah tüccarı gibi isimler parlıyor. Ama her biri aceleye getirilmiş, derinliksiz.

Wright’ın temposu iyi. Kinetik kamera, hızlı ama kontrolü kaybetmeyen kurgu, neredeyse müzikal bir ritim… Soundtrack’te Kirsten Lane’in deep-cut seçimleri, Paul Machliss’in Hot Fuzz-vari montajları ve aksiyon sahnelerindeki swoop’lu kamera hareketleri bir kez daha yönetmenin imzası. Ancak gene de Wright’ın kişiliği eksik, sanki başka biri çekmiş. Mizahı düz, yaratıcılık eksik. Yine de filmin mizahi kırılmaları zaman zaman distopik ağırlığı hafifletiyor. Fakat bu hafiflik bir zaaf değil: Seyircinin güldüğü her an, aslında sistemin aynasında kendini yakaladığı anlar.

Filmin en büyük açığı ise teknolojik tahayyülünün 15 yıl geriden gelmesi. 2025’te geçiyor ama hâlâ televizyon merkezli bir distopya kuruyor. Tek kanal, tek prime-time, herkesin aynı anda aynı şeyi izlediği bir dünya… Bu, 2000’lerin ortasını andıran bir anakronizm. Bugün olsa canlı avcılık zincirleri, bounty ekonomisi olurdu. Yarışmacılar sokakta görüldüğünde insanlar telefonu çıkarıp canlı yayın açar, izleyici puanı toplamak için adeta dijital bir linç pazarı kurardı. Wright bu çağın dijital suç ortaklığını yalnızca birkaç drone ve viral kliple geçiştiriyor. En iddialı söylemi olan “seyirciyi suç ortağına dönüştürme” fikri, bu yüzden havada kalıyor. En tartışmalı bölüm ise final. Romanın ruhuna daha yakın, 1987 versiyonundan daha güçlü. Ama yine de fazla temiz. Anlaşılan o ki, Wright da zaten sistemin çökmesini değil, karakterin çıkışını anlatıyor. Politik bir devrim yok; Hollywood’un umut kırıntısı ise hala var. Bu bir zayıflık gibi görünebilir ama filmin ironisi belki tam da burada. Sistem seni kurtulmuş gibi hissettirerek kendini yeniden üretir.

Sonuç olarak, "The Running Man" teknik olarak parlayan, tempolu, öfkeli, yer yer eğlenceli; Powell’ın iyi performansıyla tutunan bir film. Yönetmen Wright’ın enerjisi yine etkileyici, politik arka planı güçlü ama teknoloji okuryazarlığı geriden geliyor. Ve gerçek dünyanın ağırlığı düşünüldüğünde darbenin biraz yumuşak kaldığını söylemeliyim. Sarsıyor ama devirmiyor.

Tuğçe MADAYANTİ ŞEN

Daha Fazlasını Göster