Manevi Değer
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
Manevi Değer

Sessiz Bir Çığlık

Yazar: Onur Kırşavoğlu

Özellikle Oslo, 31 Ağustos filmiyle geniş bir hayran kitlesi edinen ve sonrasındaki kariyerinde sğalam filmlere imza atan Joachim Trier imzalı Sentimental Value, festival ve özel gösterimlerin ardından vizyondaki yerini aldı. Trier’in filmografisinde aile, hafıza ve kimlik meselelerini en içe dönük biçimde ele aldığı işlerden biri olan film, Cannes Film Festivali başta olmak üzere pek çok uluslararası festivalde gösterildi. Özellikle senaryo ve oyunculuk performanslarıyla eleştirmenlerin dikkatini çeken Manevi Değer, yılın en iyileri listelerinin hemen hepsinde de kndine yer buldu. Trier’in sadık senarist ortağı Eskil Vogt ile birlikte kaleme aldığı film, geçmişin yükünü bugünün sessizliğinde taşıyan bir ailenin hikayesini merkezine alıyor ve gerek iki kız kardeşin kendi aralarında, gerekse yıllar sonra ortaya çıkan babalarıyla yüzleşmelerini peliküle aktarıyor. Minimalist anlatımı, bastırılmış duygularla örülü atmosferi ve neredeyse sessiz çatışmalarıyla Sentimental Value, büyük dramatik anlardan çok, küçük kırılmaların yankısına kulak veriyor. Filmin başrollerinde her biri Oscar adaylığı için güçlü adımlarla ilerleyen Renate Reinsve, Stellan Skarsgard, Elle Faning ve Inga Ibsdotter Lilleaas üstleniyor.

Filmin omurgasını, bir baba ile yetişkin kızları arasındaki mesafeli ilişki oluşturuyor. Bu baba figürü, klasik anlamda otoriter ya da zalim bir karakter olmaktan ziyade, duygusal olarak eksik, geri çekilmiş ve kendi iç dünyasında kaybolmuş bir adamdır. Sarılmasını bile beceremeyen bir baba olarak geri dönen karakter, hem bir yüzleşme hem de yeni fırsatların peşine düşüyor. Trier burada baba travmasını yüksek sesle bağıran bir yara olarak değil, yıllar içinde sessizce genişlemiş bir boşluk olarak karşımıza çıkarıyor. Kızların hayatındaki eksiklik, babanın varlığından değil, duygusal yokluğundan kaynaklı. Film boyunca hissedilen temel gerilim, bu yokluğun telafi edilip edilemeyeceği sorusuyla ilerliyor ve bu anlamda zorlayıcı bir noktada duruyor. Festival gösterimlerinde salondan bir süre çıkamayan ve ağlayarak içini boşaltmak isteyen izleyiciler olduğunu gözlemlemiştik. Filmdekine benzer bir ilişki ya da travma yaşayan izleyiciler için film bir yumruk etkisi yaratacaktır. Bu tarz senaryoları son zamanlarda çok izleyen ya da bağ kurmakta zorlanan izleyiciler ise yılın en iyileri arasında göstermese bile iyi bir film izlemiş olarak salonda ayrılacak.

.

Sentimental Value’ın en çarpıcı yanlarından biri, travmayı geçmişte yaşanmış tekil bir olaydan ziyade, süreklilik arz eden bir durum olarak ele alması. Baba, bilinçli olarak zarar veren biri değil, aksine çoğu zaman neyi yapamadığının bile farkında olmayan bir karakter. Bu da filmi melodram tuzağından kurtarıyor, yer yer kara komediye göz kırpmasını bile sağlıyor. Trier’in anlatısı burada yargılamaktan çoktan anlama üzerine çalışır ve izleyiciyi de aynı etik pozisyona sürükler. Suçluyu işaret etmektense, yaranın nasıl ve neden derinleştiğini düşündürür. Bu tarz filmlerin olmazsa olmazı duygu geçişleri olduğundan oyunculuk performansları filmin duygusal yükünü taşıyan en önemli unsur haline gelir ve bu anlamda son derece başarılı bir noktada duruyor. Baba karakterini canlandıran Skarsgard, ustalığını bir kez daha konuşturuyor ve kelimelerden çok bakışlarla ve suskunlukla oynuyor. Kadın karakterlerde ise bastırılmış öfke ile korunma refleksi arasında gidip gelen bir duygu hali hakim ve özellikle karşılıklı oynadıkları sahnelerde olağanüstü performanslar sergiliyorlar. Akademi üyesi olsam hangi birine oy vereceğimi şaşırırım. Reinsve, Trier’le Dünyanın En Kötü İnsanı filminde de beraber çalışmıştı ve birliktelikleri bu filmle bir level daha atlıyor. Lilleaas, kariyerinde artık bir sıçrama yapacağının sinyalini veriyor ve filmdeki karakter dengesini tek başına kurmayı başarıyor. Ell Faning ise kariyerinin en iyi performansıyla karşımızda. Kısacası, toplu performans anlamında Sentimental Value yılın en iyilerinden biri.

Senaryo, parçalı bir yapı üzerine kurulu. Anılar, konuşmalar ve gündelik anlar iç içe. Film, dramatik bir zirveye ulaşmaktan özellikle kaçınıyor. Çünkü asıl mesele her şeyi çözümlemek ve bir sona ulaştırmak değil, derinlerdekileri yüzeye çıkarmak. Bu yönüyle film, klasik bir hesaplaşma filmi değil, bir farkına varma filmi. Duyguların adlandırılması bile başlı başına bir ilerleme. Filmin felsefi arka planında, hafızanın güvenilmezliği ve duygusal miras kavramı önemli bir yer tutuyor. Manevi değer, burada nostaljik bir sıcaklık değil, taşınması zor bir ağırlık olarak resmediliyor. Ebeveynlerin çözümlenmemiş duyguları, çocuklara bir tür görünmez miras olarak kalır. Trier, bu mirası ne romantize eder ne de bütünüyle reddeder; onunla yaşamanın yollarını sorgular. Görsel dilde ise sadelik hakim. Soğuk renk paleti, geniş ama boş mekânlar ve durağan kadrajlar, karakterlerin içsel yalnızlığını yansıtan detaylar. Thelma hariç Trier sinemasının alameti farikalarından biri de zaten bu. Kısacası, Sentimental Value, babalık, affetme ve duygusal miras üzerine kesin cevaplar vermeyen, asıl gücünü cevaplardan çok sorulara bırakan bir film. Trier, bir ailenin hikayesi üzerinden, hepimizin taşıdığı görünmez bağlara ve kopukluklara bakmaya çalışıyor. Film bittiğinde geriye kalan şey, bir rahatlama değil, hafif bir sızı ama aynı zamanda dürüst bir çığlık.

Daha Fazlasını Göster