“Kosinksi’den Yeni Adrenalin Patlaması”
Yazar: Onur KırşavoğluYılın en çok merak edilen filmlerinden biri olan ve yaza damga vurması beklenen filmi F1: The Movie, sonunda vizyondaki yerini aldı. Top Gun Maverick filmi ile pandemi sonrası izleyicinin geri dönüşündeki en önemli basamaklardan birine imza atan Joseph Kosinski’nin yönetmen koltuğunda oturduğu ve senaryosunu Ehren Kruger’le birlikta yazdığı filmin başlıca rollerinde Brad Pitt, Damson Idris, Kerry Condon, Javier Bardem, Kim Bodnia, Tobias Menzies ve Sarah Niles yer alıyor. F1 markasının ve partnerlerinin işin içinde olduğu, yüksek bütçeli ve en gerçekçi sahnelere sahip yarış filmi olarak hafızalarda yer edecek olan F1 Filmi, 30 yıl sonra pistlere dönen Sonny Hayes üzerinden adrenalin dolu bir hikaye sunuyor.
Sonny Hayes, 30 yıl önce en iyilere kafa tutmuş, sonra kaza geçirerek kariyerini sonlandırmış ama yarış tutkusunu bir şekilde devam ettirmeye çalışan eski bir F1 pilotudur. Çok eski arkadaşı Ruben Cervantes’in takımı F1 şampiyonasında 9 yarış kala zor durumda kalır ve sözleşmesinin devamı için en azından bir yarış kazanmalıdır. Yetenekli ama çaylak pilot Joshua Pearce’ın yanına tecrübeli olduğu için Sonny’nin gelmesini ister. Kahramanın sonsuz yolculuğu burada başlar ve önce istemese de son bir kez yarışmayı kabul eder. Koskinki, biçimsel anlamda filme yükleneceğinin sinyalini daha burada verir ve başlangıç kısmını türün diğer örneklerine nazaran kısa tutar. Birkaç dakika geçmeden F1 kuralları devreye girer ve heyecan başlar. Kosinski, biçimsel anlamda başyapıta yakın bir seviyede iş çıkarmış diyebilirim. F1: The Movie, Kosinski’nin önceki işlerinden aşina olduğumuz bir görsel disiplinle inşa edilmiş. Özellikle Top Gun: Maverick’teki hava sahası estetiğini bu kez pistlere taşıyor. Kameralar, araçların burnuna, arka spoilerına, kokpite ve pist kenarlarına yerleştirilmiş; seyirciye neredeyse sanal gerçeklik benzeri bir yarış deneyimi yaşatmak hedeflenmiş. Mühendislik detayları, pit stop’ların ritmi ve lastiklerin yol tutuşuna kadar uzanan görüntü detayları, filmin sinematografik boyutunu zenginleştiriyor. Görsel anlatı, özellikle yağmurlu pist sahnelerinde neredeyse soyut bir tabloya dönüşüyor; adeta pistin üzeri fırçayla boyanmış izler gibi karşımıza çıkıyor. Elbette ses teknisyenleri de gereğini yapmış, sinematografi bir harika ama en büyük alkışı daha evvel Inarritu filmleriyle tandığımız Stephen Mirrione ve partneri Patrick J. Smith hak ediyor. 2.5 saatlik filmde, bir an konsantrasyon eksikliği yaşatmamak, hikayeye ayak uydurmak ve aynı zamanda gerçek F1 temposunu yakalamak çok çok büyük iş. Bunu başaran ekibe bir Oscar adaylığı ben şimdiden verdim. Hatta Oscar heykelciği de rahatlıkla kendilerinin olabilir.
Biçimsel yetkinlik sayesinde filmde duygudan duyguya koşmak, adrenalin seviyesini sürekli yukarıda tutmak ve her an zinde hissetmek mümkün. Filmin en büyük numaralarından biri de bu; Klasik Hollywood filmlerindeki gibi tuzak duygular yaratmak, izleyiciyi iyi ve heyecanlı hissettirmek, bunun sonucunda da hiç kopmamasını sağlamak (Tuzak diyorum çünkü bazı filmlerde bu durum zayıf noktaları kaçırmamız neden olabiliyor). 2.5 saatlik filmin süresini maksimum yarım saat gibi hissettiğini söyleyen izleyiciler, zerre sıkılmadığını iddia edenler, filmi hemen tekrar görmek istediğini belirtenler çok olacaktır. Buraya kadar her şey tamam ama bütün bunları senaryonun zayıflığıyla birikte ele almak da gerek. Bu zayıflığı da iki hat üzerinden değerlendirmek mümkün. Birincisi; Klişeler yumağı olan, gittikçe romantizm dozunu artıran ve karakter çatışmasını tümüyle ikinci sınıf bir yere çeken hikaye çatısı. İkincisi ise; F1 markasının ve Hamilton’ın proje ortaklarından biri olması nedeniyle oldukça steril kalan, suya sabuna dokunmayan bir kontrol mekanizması olması. Eminim ki aynı ekip bağımsız bir şekilde bu filmi çekse F1 komitesine ve gündemde sıkça konuşulan yanlış kararlara geniş yer ayırırdı ama yapımcılar içeriden birileri olunca bunlara pek giremeyen temiz bir anlatı mevcut. Bir de “kötü adam”a denk düşen karakter fazla klişe ve fazla karikatürize kalmış. O da biraz senaryoya zarar vermiş ama şunu rahatlıkla belirtmem gerek: Filmin önem sıralamasında senaryo üstlerde değil ve diğer her şey o kadar iyi ki senaryonun zayıflığını bağrınıza basıyorsunuz. Filme girin, 2.5 saatliğine her şeyi unutun ve kendinizi muhteşem temponun kollarına bırakın. Filme bir unvan vermeye çalışmadan, yılın ya da spor filmlerinin neresinde duracak diye bakmadan sadece anı yaşayın. O zaman F1 size istediğinizi verecek ve bir saniye bile sıkılmayacak, üzerine heyecanla dolu anlar yaşayacaksınız. Bu arada, F1 sporuyla alakam yok derseniz de sorun değil, elbette teknik bazı detaylar var ve yarışma kuralları hikayede bolca devreye giriyor ama anlatı sizi yavaş yavaş yükseltecek ve olayın içinde tutacak. Buna emin olabilirsiniz.
Apple+
Oyunculuk performanslarına bir paragraf açmak gerekirse; Bron/Broen dizisiyle tanıyıp sevdiğimiz Kim Bodnia, Banshees of Inisherin ile yakın zamanda Oscar’lık performans sergileyen Kerry Condon, zaten varlığı bir filmi yükseltmeye yeten usta oyuncu Javier Bardem ve rolün hakkını veren genç yetenek Damson Idris çok iyi performanslar sergilemişler ve ama Brad Pitt bir başka. Sinema tarihinin en iyi oyuncularından biri yine ışıldıyor. Kaldı ki ani çıkışları olan, hayatını riske edecek kararlar alan ve her açıdan büyük karizmaya sahip bir “star” rolü elbette ki ondan başka kimseye bu kadar yakışmazdı. İyi ki Tom Cruise ya da bir başkası projeye dahil olamamış ve Brad Pitt bu rolde karşımıza çıkmış. Karakterin tüm dinamiklerini perdeye kusursuzca yansıtan gerçek bir sinema fenomeni var karşımızda. Onu, adeta bir rockstar gibi önümüze atan muhteşem müzik seçimlerinin de etkisiyle karşımızda gerçekten ışıl ışıl parlıyor. Sonny Hayes, sinemada kariyer yapsa Brad Pitt, Brad Pitt, F1 pistlerinde yer alsa kesinlikle Sonny Hayes olurdu. Aksini düşündürecek tek bir sahne bile yok.
Sonuç olarak, F1: The Movie yılın en önemli blockbuster yapımlarından biri, aksiyon türü içinde de kendine sağlam bir yer bulacaktır. Spor filmlerine sağlam bir dinamik getireceği ve sinemacılara cesaret vereceği aşikar. Senaryo zayıf olsa da biçimsel tercihler bu açığı fazlasıyla kapatıyor. Yukarıda belirttiğim gib 2.5 saatliğine her şeyi bir kenara bırakıp, duygudan duyguya atlamak için ideal bir film. IMAX güzel bir deneyim evet ama “iyi film, her yerde ve her şartta iyi filmdir”. Bu sebeple herhangi bir sinema salonundan da mutlu ayrılabilirsiniz. Evde izlemeyin yeterli! Şimdiden iyi seyirler.
Onur Kırşavoğlu