İzleyiciyi İkiye Bölen Bir Deneyim
Yazar: Onur KırşavoğluLynne Ramsay’nin 2017 yapımı You Were Never Really Here’dan sonra sinemaya geri döndüğü Die My Love, yılın tartışmaya en çok açık filmlerinden biri. Yeni annelik, kimlik krizi, yaratıcı tıkanma ve evlilik dinamikleri gibi ağır temaları kendi sinemasının berrak ama rahatsız edici estetiğiyle buluşturan yönetmen, geleneksel anlatı yapılarından hem besleniyor hem de onları yıkıyor. Ortaya çıkan şey, dramatik yapı bakımından kolay sindirilebilecek bir eser değil ve hazmı zor. Bu yüzden izleyiciyi ikiye bölen filmlerden biri olacak. Film, güçlü bir karakter çalışması ve karanlık bir psikolojik tablo olarak tanımlanabilir. Başlıca rollerde Jennifer Lawrance ve Robert Pattinson’ın yer alıyor. Bu ikiliye Nick Nolte ve Sissy Spacek gibi usta isimlerin eşlik ettiği film ülkemizde “Geber Aşkım” adıyla gösterimde. Film, hem MUBI hem vizyonu aynı gün başlatmasıyla da ayrı bir tartışmanın konusu oldu. Film, sinemada izlenir diyoruz ve devam ediyoruz.
MUBI
Ramsay’nin merkezine oturttuğu karakter Grace’i Jennifer Lawrence canlandırıyor. Karakterin içsel çöküşünü fiziksel ve duygusal olarak aktarma biçimi filme yoğun bir güç katıyor. Grace’in davranışları, ağlamaklı anlardan açıkça yıkıcı eylemlere geçerken, Lawrence’ın bedeni ve yüz ifadeleri filmin duygusal motorunu oluşturuyor. Odaktaki karakter onunki ve neredeyse her sahnede yer alan, ekran süresi en yüksek oyunculuklardan birinin yükünün altından başarıyla kalkıyor. Seyirci çoğu sahnede onunla empati kurmasa bile, onunla “içeride” kalıyor. Filmin övgüye mazhar olacak bir diğer yönü de sinematografik dili ve atmosferi. Ramsay, görüntü yönetmeni Seamus McGarvey ile birlikte, natüralist dünyayı hiper-gerçekçi ve aynı zamanda rahatsız edici bir hâle dönüştürmüş. Yavaş yavaş kaybolan bir zihne tanık olurken, ışık kullanımı ve renk tercihleri bu tanıklığa daha derin girmemizi sağlıyor. Grace’in zihinsel durumuna bakan bir tür “içsel hava durumu” yaratıyor. Görüntüler zaman zaman çarpıcı ve unutulmaz, bazen de tedirgin edici bir hâl alıyor ve seyircilere karakterin psikozunun kapılarını açıyor.
Ramsay’nin önceki işleri gibi Die My Love da izleyiciyi rahatsız ederek düşündürmeyi başarıyor. Kamera genellikle pasif olmayan bir izleyici yerine, Grace’in bilinç akışının bir parçası gibi davranıyor. Objektif gerçeklik ile karakterin içsel algısı arasındaki sınır bulanıklaşırken, mekanlar birer “mood” üreticisine dönüşüyor. Kırsal evin içi, dışarıdaki ağaçlık alanlar ya da gece çimenlerinde ilerleyen karakterler, sinematografik bir dışavurum aracı olarak işlev görüyor. Tematik olarak film, “annelik” kavramına alışılmış normatif bakış açılarını sorguluyor. Geleneksel toplumsal söylemlerin aksine, Grace’in yaşadığı deneyim aşk, sorumluluk ve özgürlük gibi kavramlar arasında acımasız bir çarpışma alanı yaratıyor. Ramsay bu çarpışmayı anlık dramatizasyonlarla, gerçekliği kıran geçişlerle ve Grace’in davranışlarının bahsedilmeye çalıştığı kadar stabil olmamasını kullanarak beyaz perdeye aktarıyor. Film bu yönüyle, psikolojik hassasiyetleri olan bir karakterin portresini çizmekle yetinmeyip modern yaşamın birey üzerindeki baskılarının fiziksel ve psiko-sosyal etkilerini de konu ediyor.
Fakat her güçlü yanı gibi, film aynı zamanda birtakım tartışmalı noktaları da barındırıyor. İzleyicileri ikiye bölen noktalar da burada başlıyor. Filmin duygusal netlikten yoksun olduğunu çoğu anda düşünmekten kendimi alamadım. Grace’in özellikle kocasıyla ilişkisi üzerinde yeterince derinlikli bir yan yok. Hal böyle olunca ilişki sebepli sorunlar da havada kalıyor, yapay duruyor. Anlatının bazı önemli insani bağları olan çocuk-anne, aşk ve aile olguları fazla yüzeysel kalıyor. Seyircinin bağ kurma imkânını kısıtlıyor. Bu durum, bazı izleyicilerde karakterlerin psikolojik değişimini anlamayı zorlaştıran bir mesafe yaratıyor. Kısacası, Ramsay’nin bilinç akışı yaklaşımıyla yaratmak istediği içsel yakınlık, seyirciye karşıt bir etki doğurabiliyor.
Film aynı zamanda zaman zaman ritmik dalgalanmalara da sahip. Anlatının belirgin olarak formüle edilmiş bir dramatik çizgiden uzak olması, lineer bir anlayışta olmaması bazı izleyiciler için etkileyici bir deneyime dönüşürken, bazıları içinse zorlayıcı bir tercih olarak görülecektir. Öte yandan film, ritmik ve estetik cesareti göstermekten de geri durmuyor. Bu da Ramsay sinemasının alametifarikalarından biri. Anlatıyı duygusal açıklıklardan ziyade sinematografik ve hissel yoğunluklarla kuruyor. Bu bağlamda Die My Love, kolay kolay unutulmayacak ama izleyen herkesin bağdaştığı bir film olmaktan ziyade, sinemanın sınırlarını zorlayan ve seyirciyi kendi algısı ile yüzleşmeye davet eden bir eser olarak kalacak. Bir de tabii Lawrance’ın sağlam performansıyla sıkça anılacak. Sonuç olarak Die My Love, Lynne Ramsay’nin sinematik imzasını derinleştiren, rahatsız edici ve tartışılacak bir sanat filmi. Jennifer Lawrence’ın gözü pek performansı, McGarvey’nin yaratıcı kamera çalışması ve Ramsay’in özgün vizyonu birilerini mutlaka yakalamayı başaracak. Ancak, anlatımın yer yer kopukluğu, karakter ilişkilerinin havada kalışı ve duygusal erişimin sınırlılığı bazı izleyicilerde karışık tepkiler uyandıracak. Sinematik açıdan bu film, geleneksel anlatının dışına çıkan, izleyeni zorlayan bir psikolojik serüven sunuyor. Her ne kadar senaryo bütünlüğü konusunda tartışmalar olsa da izlenmesi gereken bir film olarak karşımızda duruyor.