Werner Herzog, Encounters at the End of the World belgeselinde, Antarktika'nın sonsuz beyazlığında tuhaf bir ana tanıklık eder. Binlerce penguen okyanusa, yiyeceğe ve yaşama doğru giderken; bir tanesi durur, yönünü değiştirir ve tek başına dağlara, yani kesin bir ölüme doğru yürümeye başlar. Herzog sorar: "Bu bir delilik midir? Yoksa sadece reddediş mi?"
Sinema tarihi, o penguenin insan suretindeki yansımalarıyla doludur. Onlar; toplumun belirlediği "okyanusa" gitmeyi reddedenler, konforlu yalanlardansa tekinsiz hakikatleri seçenler ve sırt çantalarını yüklenip medeniyetin bittiği yere yürüyenlerdir. Bazen Christopher McCandless gibi bir "Magic Bus"ın içinde, bazen Fern gibi bir karavanın direksiyonunda, bazen de Travis gibi Teksas çöllerinin sessizliğinde karşımıza çıkarlar.
Bu karakterlerin ortak noktası, aidiyet hissini kaybetmiş olmaları değil; belki de ait olmanın imkansızlığını fark etmiş olmalarıdır. "Sürü"nün güvenliği onları boğar, asfalt yollar ruhlarını daraltır. Onlar için yol, varmak için değil, kaybolmak içindir.
Bu dosyamızda; Into the Wild’dan Nomadland’e, Paris, Texas’tan Vagabond’a uzanan bir rotada, sinemanın "yalnız yürüyen penguenlerinin" izini sürüyoruz. Şehirden kaçanların, yolda olanların, sisteme "hayır" diyenlerin ve boşluğun çağrısına kulak verenlerin hikayelerine hoş geldiniz.
Hazırsanız, rotamızı dağlara çeviriyoruz.
Into the Wild (2007)
.
Yön: Sean Penn | Oyuncular: Emile Hirsch, Vince Vaughn, Kristen Stewart
Listemizin ilk sırasında, Herzog’un o yalnız pengueninin insan suretindeki en güçlü karşılığı duruyor: Christopher McCandless, ya da kendi seçtiği ismiyle Alexander Supertramp.
Sean Penn’in yönettiği ve Eddie Vedder’ın o unutulmaz müzikleriyle ruhumuza işlediği film, sadece bir "doğaya kaçış" hikayesi değildir; modern toplumun riyakarlığına karşı en sert reddediştir. Christopher, tıpkı o penguen gibi, "okyanustaki" güvenli hayatı, kariyeri ve parayı elinin tersiyle iter. Kimliklerini keser, parasını yakar ve rotasını kuzeye, Alaska’nın tekinsiz beyazlığına çevirir.
Onun "Sihirli Otobüs"üne (Magic Bus 142) yaptığı yolculuk, bir intihar girişimi değil, saf ve vahşi bir yaşam arzusudur. Ancak doğa, romantik olduğu kadar acımasızdır da. Film, McCandless’ın trajik sonuna yaklaşırken bize o can yakıcı soruyu sorar: İnsan gerçekten de tek başına tam olabilir mi? Yoksa Chris'in son nefesinde günlüğüne titreyerek yazdığı gibi; "Mutluluk sadece paylaşıldığında mı gerçektir?"
Into the Wild, sırt çantasını alıp gidenlerin kutsal kitabı, medeniyetten umudunu kesenlerin ise en hüzünlü ağıtıdır.
Grizzly Man (2005)
.
Yön: Werner Herzog | Belgesel
Bu listenin ruhani babası Werner Herzog’dan, insan ve doğa arasındaki o görünmez sınıra dair sarsıcı bir başyapıt. Grizzly Man, 13 yıl boyunca Alaska’da boz ayılarla birlikte yaşayan ve sonunda onlar tarafından öldürülen Timothy Treadwell’in hikayesidir. Treadwell, kendini ayıların koruyucusu ve dostu sansa da, Herzog kameranın arkasından bize o acı gerçeği fısıldar: Doğa merhametli veya zalim değildir; doğa sadece kayıtsızdır. Treadwell’in medeniyetten kaçıp vahşi doğanın kucağına sığınması, bir sevgi arayışı mıydı yoksa bir ölüm arzusu mu? İzlerken, o meşhur penguenin neden dağlara yürüdüğünü biraz daha iyi anlayacaksınız.
Nomadland (2020)
.
Yön: Chloé Zhao | Oyuncular: Frances McDormand, David Strathairn
Chris McCandless gençliğin ateşiyle yola çıkmıştı; Fern ise sistemin enkazı altından kalkıp yola düşüyor. Chloé Zhao’nun "modern klasik" statüsündeki filmi, ekonomik kriz sonrası her şeyini kaybeden ve karavanıyla modern bir göçebeye dönüşen 60'lı yaşlarındaki Fern'e odaklanıyor. Fern, "evsiz" (homeless) değil, "evsiz-barksız"dır (houseless). O, Amerika'nın arka bahçesinde, Amazon depolarının otoparklarında ve uçsuz bucaksız çöllerde yaşayan görünmez bir topluluğun parçasıdır. Nomadland, yerleşik hayata bir ağıt değil, yolda olmanın hüzünlü onuruna bir saygı duruşudur.
Paris, Texas (1984)
.
Yön: Wim Wenders | Oyuncular: Harry Dean Stanton, Nastassja Kinski
Issız bir çöl, hafızasını ve kelimelerini yitirmiş bir adam, başında kırmızı bir şapka... Travis, Teksas’ın kavurucu sıcağında, hiçliğin ortasından yürüyerek gelir. Nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmez; sadece yürür. Wim Wenders’ın bu görsel şaheseri, "sürüden ayrılmanın" en sessiz ve en estetik halidir. Travis’in yolculuğu fiziksel bir yerden ziyade, geçmişin hayaletlerinden kaçışın ve parçalanmış bir aileyi tamir etme çabasının öyküsüdür. Ry Cooder’ın gitar tınıları eşliğinde izlediğimiz bu film, yalnızlığın sinemadaki en ikonik portrelerinden biridir.
Vagabond (Yersiz Yurtsuz) (1985)
.
Yön: Agnès Varda | Oyuncular: Sandrine Bonnaire
Agnès Varda, kamerasını bir hendekte donarak ölmüş genç bir kadına, Mona’ya çevirir ve geriye sararak sorar: "O kimdi?" Mona, mutlak özgürlüğü seçmiş, sırt çantasıyla oradan oraya savrulan, hiçbir yere kök salmayan bir gezgindir. Ancak Into the Wild’ın aksine, Varda bu yaşamı romantize etmez. Mona’nın hikayesinde açlık, pislik, soğuk ve insanların o küçümseyici bakışları vardır. Mona, kimseye yaranmaya çalışmaz, teşekkür etmez, sadece var olur ve gider. Özgürlüğün bedelinin ne kadar ağır olabileceğini yüzümüze çarpan, tavizsiz bir başyapıt.
Tracks (Çöldeki İzler) (2013)
.
Yön: John Curran | Oyuncular: Mia Wasikowska, Adam Driver
"Neden yapıyorsun?" diye sorarlar Robyn’e. O da omuz silker: "Neden olmasın?" Robyn Davidson’ın gerçek hayat hikayesinden uyarlanan filmde, genç bir kadın yanına sadece köpeğini ve dört deveyi alarak Avustralya’nın 2700 kilometrelik acımasız çölünü yürüyerek geçmeye karar verir. Arkasında bıraktığı şehir hayatı, gürültü ve insan kalabalığıdır. Robyn’in bu yolculuğu, kendini bulmaktan çok, kendini ve üzerindeki tüm sosyal etiketleri "soymak" üzerinedir. Sessizliğin, kumun ve tek başına atılan adımların meditatif gücüne inananlar için.
Wild (Yaban) (2014)
.
Yön: Jean-Marc Vallée | Oyuncular: Reese Witherspoon, Laura Dern
Cheryl Strayed’in gerçek hikayesinden uyarlanan Wild, bir bakıma Into the Wild’ın "kurtuluşla" biten kardeşidir. Annesinin ölümü, dağılan bir evlilik ve uyuşturucu batağının ardından Cheryl; kendini onarmak, belki de sadece "yürüyüp geçmek" için Pasifik Crest Yolu’nda tek başına tekinsiz bir yolculuğa çıkar. Sırtındaki o devasa çanta, sadece kamp malzemelerini değil, geçmişinin tüm ağırlığını, yasını ve hatalarını taşır. Cheryl doğaya ölmek için değil, tekrar yaşamayı öğrenmek için gider. Tırnakların söküldüğü, ayakların kanadığı ama ruhun temize çekildiği, sert ve dürüst bir kefaret yolculuğu.
Jeremiah Johnson (1972)
.
Yön: Sydney Pollack | Oyuncular: Robert Redford
Eğer Into the Wild modern zamanların trajedisi ise, Jeremiah Johnson bu türün klasik destanıdır. Medeniyetten, savaştan ve insan gürültüsünden bıkmış eski bir askerin, Rocky Dağları’nın karlı zirvelerinde münzevi bir "dağ adamı"na dönüşmesini izleriz. Robert Redford’un canlandırdığı Jeremiah, doğayla romantik bir ilişki kurmaz; onunla savaşır, ondan öğrenir, bedel öder ve sonunda onun sessiz bir parçası olur. Neredeyse hiç diyaloğun olmadığı, sadece rüzgarın ve yalnızlığın konuştuğu bu film, "her şeyi geride bırakıp gitme" fantezisinin sinemadaki en saf ve en tavizsiz halidir.
Captain Fantastic (2016)
.
Yön: Matt Ross | Oyuncular: Viggo Mortensen, George MacKay
Sürüden ayrılmak bazen tek başına değil, kendi "sürünü" yaratarak olur. Ben Cash, altı çocuğunu medeniyetten uzakta, ormanın derinliklerinde; kapitalizme, dine ve tüketim kültürüne meydan okuyan birer "filozof kral" olarak yetiştirir. Onlar avlanır, kitap okur ve sisteme nanik yaparlar. Ancak gerçek dünya kapıyı çaldığında, Ben’in yarattığı bu izole cennetin çocukları için bir özgürlük mü yoksa bir hapishane mi olduğu sorusuyla yüzleşiriz. Modern dünyaya, ebeveynliğe ve alternatif yaşama dair hem eğlenceli hem de yürek burkan bir sorgulama.
Leave No Trace (İz Bırakma) (2018)
.
Yön: Debra Granik | Oyuncular: Ben Foster, Thomasin McKenzie
Bazen gitmek bir tercih değil, ruhsal bir zorunluluktur. Will ve ergenlik çağındaki kızı Tom, Portland’daki bir ormanda, toplumdan tamamen izole, gizli bir hayat sürerler. Ne zaman ki bir hata sonucu yakalanır ve "sosyal hizmetler" tarafından dört duvar arasına, yani "normal" hayata döndürülürler; işte o zaman asıl trajedi başlar. Baba Will için toplumun kuralları, nefes almayı imkansız kılan birer kafestir. Leave No Trace, sisteme entegre olamayan o kırık ruhları yargılamadan, sadece "başka bir yolun" mümkün olup olmadığını sorgulayan, sessizce kalbinizi kıran bir film.
The Secret Life of Walter Mitty (2013)
.
Yön: Ben Stiller | Oyuncular: Ben Stiller, Kristen Wiig, Sean Penn
Listemizin en renkli, en umut dolu ama bir o kadar da derinlikli kaçış hikayesi. Walter, modern plazaların gri koridorlarına, yani "sürünün" tam göbeğine sıkışmış, hayatı sadece kafasındaki fantezilerde yaşayan sessiz bir adamdır. Ancak bir gün, o güvenli "konfor alanını" terk eder ve kendini Grönland’dan Himalayalar’a uzanan bir maceranın içinde bulur.
Film, Into the Wild’ın trajik tonunun aksine, yola çıkmanın iyileştirici gücüne odaklanır. Özellikle Sean Penn’in canlandırdığı fotoğrafçı Sean O’Connell’ın Himalayalar’da "Hayalet Kedi"yi (Kar Leoparı) beklediği o büyüleyici sahne, listenin ruhuyla birebir örtüşür. Sean, o muazzam anı fotoğraf makinesinin arkasına saklanarak değil, çıplak gözle izlemeyi seçer ve o unutulmaz cümleyi kurar: "Güzel şeyler ilgi istemez." Walter Mitty, hayal kurmayı bırakıp yaşamaya başlamanın; hayatın, ofis masasının bittiği yerde başladığının kanıtıdır.