Hesabım
    İlk Ve Son: Keşke O Terapistin Karşısına Otursaydınız
    Yazar: Duygu Kocabaylıoğlu — 11 Eki 2021 - 21:47

    "İlk Ve Son" İncelemesi

    Keşke O Terapistin Karşına Otursaydınız: İlk Ve Son

    Blu Tv’nin sonbahar sezonunda yayınladığı ve sadece 8 bölüme koskoca bir ilişkinin gelmişini geçmişini sığdırdığı İlk ve Son dizisi şimdiye kadar hem TV ekranında, hem dijital platformlarda izlediğimiz insan ilişkilerinin psikolojisine dair, açık ara en nitelikli yapımlardan biri.

    Dizinin ele aldığı süreç açısından, senaryonun matematiği oldukça emek istiyor. Senarist Hakan Bonomo’nun masa başında en ince ayrıntılarına kadar çalıştığı belli. Bir geçmişten bir şimdiki zamandan git-geller ile on yıllık ciddi bir zaman kurgusu içinde ilerleyen yapımın yönetmenliğini ise Cem Karcı üstleniyor. Dizinin neredeyse tüm oyunculuk yükünü sırtlayan başrolleri ise hepinizin bildiği üzere Özge Özpirinçci ve Salih Bademci. Her ikisi de oyunculuk kariyerine 2000’li yılların ortalarında başlayan ikili, sanki yıllardır böylesine bir senaryo ve rol dağılımı bekliyormuş da nihayet aradıklarını bu dizide bulmuşlar gibi rollerini canlandırıyorlar. Hatta Salih Bademci için şu cümleyi kursak abartı olmaz kanaatindeyim; Bademci, Barış’ı oynamıyor onu tüm iliklerinde yaşıyor.

    Deniz ve Barış’ın tutkuyla başlayan, sonrasında -günümüzün moda tabiriyle- zincirlerinden boşalmış bir ‘rollercoaster’a dönen aşk hikayesini merkezine alan senaryo; zamanda seri atlamalarla, ilişkinin bir başından bir sonundan kesitlerle seyirciye olan biteni parçalı bir kurgu ile anlatmanın derdinde. Birbirini bu kadar delicesine seven iki insan nasıl oldu da, birbirlerini boğazlama noktasına gelerek ayrılma kararı aldı? Kendileri mi değişti, onları değiştiren hayat mıydı, yoksa hayatın getirdiği sorumluluklara ve zamanın dayattığı rutin içerisindeki çaresizliğe mi yenik düştüler? Sanırım Barış ve Deniz çifti için pek çok şey söylenebilir ama ‘rutin’ hiçbir açıdan bu ilişkinin yanından bile geçemez!

    Öncelikle şunu belirtmek lazım; her ikisi de ailelerinden kaynaklı, çok yaralı iki ruh ortaya koyuyor Bonomo’nun senaryosu. Her ikisinde de görünen ve görünmeyen ciddi kayıplar var. Biri bu kayıpların üzerini örtmek için hırçın ve deli kılıfını tercih etmiş, diğeri sonsuz şefkatin ve sevgi arayışının kıyılarına vurmuş kendisini. İkisi de iyi değil, orası çok belli. Travmaların bir nebze farkındalar ama baş etmek için tercih ettiklerin yöntemlerin, bireysel hayatlarında da onlara ne kadar zarar verdiğini ya da verebileceğini görmekten de bir o kadar uzaklar. Bilinçli bir delilik karşısında bilinçli bir teslimiyet var elimizde. Dizinin bir repliğinde tıpkı Deniz’in dediği gibi ateşle barut gibiler. Barış fitili ateşliyorsa, Deniz körükle yürüyor üzerine. “Ne halt yiyoruz ulan biz?” diyerek sorun tespit edip çözüm üretmeye çalışmak yerine, iyi-kötü her hamlelerini bir savaş muharebesine dönüştürme konusunda oldukça başarılılar. Bu anlamda bence on yıl bile birbirini bu kadar hırpalayabilen bir çift için uzun bir süre; bu noktada da dizinin cevabı işte o doludizgin aşk olgusunda yatıyor.

    Salih Bademci Özge Özpirinçci İlk ve Son
    Yerli Dizi Tarihinde Bir İlk; Dublajda Terapist Desteği!

    Yaklaşık on dört yıla yayılan (her özette 10 yazsa da, son 2 bölümde 2025’e kadar uzanan bir zaman döngüsünün içindeyiz aslında) bir ilişkinin anatomisi çıkartan İlk ve Son’da Türk dizi tarihinde ilk kez rastladığımız, bambaşka bir dublaj seçeneği var: Terapist! “Ah keşke bu dış sesi sadece biz duymasaydık da, bu iki salak şu terapistin karşısına otursaydı ve eteklerindeki taşları dökseydi!” diyebileceğimiz türden bir özellik eklemiş Blu TV bu diziye. Dublaj seçenekleri arasında “Terapist” özelliğini açtığınızda karakter psikolojisi açısından kritik olan sahnelerde psikolog Eren Yüksel’in mevzuları herkesin anlayacağı bir dille çözümlemesini tiyatro sanatçısı Ali Rıza Kubilay’ın seslendirmesi ile dinliyorsunuz. Ama burada bahsettiğimiz sadece ilişki çözümlemesi değil. Baş karakterlerden başlamak üzere bazı kritik yan karakterlerin de o sahnedeki davranışlarının, sözlerinin arka planında ne yatıyor, neden ve nasıl bu sözleri sarf ediyorlar, hangi bireysel süreçler onları bu noktaya getiriyor gibi detaylı çözümlemeleri duymak mümkün. Üstelik bu anlamlı analizler dizi akarken dinlenebiliyor; yani görüntü ya da ses akışı arka planda devam ediyor. Dublaj mantığı alttaki sesin üzerine bindiğinden esas konuşmaları pek tabii kaçırıyorsunuz. Bu, dilerseniz açabileceğiniz bir özellik. İster terapisti dinleyip, yayını birkaç dakika geri alarak karakterlerin orijinal diyaloğuna geri dönebilirsiniz, ister tam tersi. Tabii 60 dakikalık duygusal yoğunluğu yüksek olan bir dizi açısından ve o sahne ile ilk kez karşılıyorsanız takibi biraz zorlaştıran bir özellik bu. Genel olarak tavsiye edilen dizinin orijinal seslendirmesiyle baştan aşağıya seyredilip, sonrasında terapist yorumuyla bir kez daha izlenmesi. Üstelik senaryonun çok katmanlı bir yapısı olduğundan, örneğin 8. bölümde seyrettiğiniz bir sahnenin aslında 3. bölümde bir göndermesi olduğunu ancak 2. kez seyredişte anlayabiliyorsunuz. Haftalık yayının esprisi de biraz burada saklı sanki… Psikolojik çözümleme meraklılarına oldukça iyi gelecek bu ‘terapist’ seçeneği ayrıca dizinin gerçekçilik boyutunu düşündüğümüzde, özdeşlik kurulan anlar, sahneler için seyircilerin bireysel yorumlamalarında dahi işe yarayabilir...

    Peki, Barış ve Deniz’in Derdi Ne?

    Kadın ya da erkek olmanız fark etmez, her iki karakterle de farklı farklı özdeşlikler kurabileceğiniz bir dizi İlk ve Son. Belki duygusal yumuşaklığından ötürü Barış biraz daha şanslı bu konuda ama özgürlük alanından zerre kadar taviz vermeyenler için de Deniz çekici taraf olarak öne çıkacaktır. Deniz’in kendisini, kendisi de dahil herkesten korumak için ördüğü duvarlar ve sivrilttiği tırnaklar, bazen onu gerçek bir ruh hastası olarak gösterebiliyor; çok da haksız bir tespit değil çünkü başta da söylediğimiz gibi bunlar çok yaralı ruhlar, kendilerini tedavi yöntemlerini ne kadar yanlış yonttuklarının farkında dahi değiller. Deniz, Barış’a “Sen hala çocuksun, büyü biraz” diyor da önce çuvaldızları biraz kendimize batırmasak mı? Evet, toplumlarda kadınlar hep daha önce ve daha fazla büyüyor maalesef ama Deniz’in yöntemlerindeki sorunlar ‘tüm’ aile bireyleriyle olan sakat ilişkilerinde de bariz biçimde önümüze seriliyor. Kendisi dahil bir tane düzgün ilişki kurduğu elle tutulur biri hayatında görünmezken, Deniz’e çizilen güçlü kadın imajının altını sorgulamak da boynumuzun borcu. Tıpkı Barış’ın sevgi ve şefkat bağımlılığı gibi; ya da abisinin bir uzantısı olmak istemezken kendisini gerçekleştirmeyi bir türlü başaramaması gibi… Hayata dair alınan birtakım yanlış ya da belki mecburi kararlarda bizi o noktaya sürükleyen, altında yatan ana etkeni her an göremeyebiliyoruz. İşte tam da bu yüzden, değil başkasını önce kendimizi anlayamadığımız için psikoloji diye bir bilim dalı var ve önce kişisel bütünlüğümüzü bir arada tutalım, sonra çeperimizdeki insani ilişkileri minimumda da olsa sağlıklı düzeyde götürelim diye terapistler, psikologlar ve psikiyatristler var. Önce kendimizle iletişim kurmamız gerekiyor ki karşımızdakiyle oturup konuşabilelim. Barış ve Deniz’in 8 bölüm boyunca süren en ama en büyük problemi “iletişememek”. İlişkinin başında kurdukları iletişim de ağırlıklı olarak aşkın tetiklediği hormonların getirisi olan tutkulu sevişmelerken, hayat gerçekleri bir bir karşılarına çıktığında, yani hormonlar normal seviyelere inip, gereken karşılıklı oturup konuşmakken bunu beceremedikleri için birbirlerini yırtarcasına yıpratıyorlar. Ne yazık ki yanlarında “Kuzum siz deli misiniz, doğru düzgün insanlar gibi karşılıklı sakinlikle oturun konuşun, gerekiyorsa bir destek alın.” diyen olmadığı ya da senaryo gereği oldurulmadığından da akıbetleri yüzbinlerce toksik çift gibi oluyor. En azından, deli gibi seviştikleri günler yanlarına kar kalıyor diyelim. Diyelim mi? Bence demeyelim, insan hayatında 10-15 yıl ciddi bir yer kaplıyor; hele ki 20’lerin ortasından başlayıp 40,’lara kadar uzanıyorsa… Bu en zirve yılların yarısından fazlasını itişip kakışmak ve savaşmakla geçirmek oldukça saçma.

    Son Sözler…

    İlk Kurum içi yapım projesi ile karşımıza çıkan Blu Tv Productions’ın teknik açıdan da oldukça emek verdiğini eklemek lazım. Karakterlerin hızlı zaman geçişlerine göre kurgulanan sanat yönetimi, saç makyaj ve gardırop seçiminin yanı sıra uzun bir zaman aralığı olmasa bile on yıl içinde değişen çeşitli modaların doğru uygulanışını da dizinin kalite çıtasını arttıran etkenler. Tüm bunlara ek olarak yan karakterlerde oyuncu seçimi de tabiri caizse cuk oturuyor. Özellikle Barış’ın annesi rolünde Sacide Taşaner kendisinden beklenen “yaralı erkek annesi/tutucu kayınvalide” rolünü muhteşem sırtlıyor. Çapkın ve sınırını bilmeyen şef rolünde Ushan Çakır yine iyi tercihlerden. Final bölümde konuk oyuncu olarak yer alan Ayta Sözeri de seyirciyi tebessüm ettiriyor. Son olarak da, her bölümün sonuna özellikle seçilen müzik parçalarının sahnenin duygusunu en yükseğe taşıdığını ve seyirciye de ‘füze attığını’ ekleyelim. Ne diyelim, kadın seyirciler için ağlama garantili finallerimiz mevcuttur…

    Çok uzun lafın kısası, İlk ve Son en az hikayenin akışı kadar karakter psikolojisine de vurgu yapan bir yapım. Üstelik dublajda önümüze sürdüğü terapist desteği ile de benzerlerinin yanında ciddi el yükseltiyor. Siz siz olun ‘iletişime’ ihtiyacınız varsa, bunu oyun kurma laf sokma, intikam alma vb. yıpratıcı yöntemlerle değil de konuşarak yapmayı deneyin. Keşke dublajdaki terapistin karşısına da otursaydınız sevgili Barış ve Deniz… 

    facebook Tweet
    Benzer Haberler
    Öneriler
    Yorumlar
    Yorumları göster
    Back to Top