Robin Hood'un Ölümü
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
Robin Hood'un Ölümü

“Geçmişin Gölgesinde”

Yazar: Onur Kırşavoğlu

Sinema, mitleri yüceltmeyi sevdiği kadar onları hırpalamayı, etini kemiğinden ayırmayı ve nihayetinde gerçeğin o soğuk çıplaklığıyla bizi baş başa bırakmayı da iyi becerir. Yeşil taytlar içinde, zenginden alıp fakire veren, ormanda şen şakrak türküler söyleyen o romantik Robin Hood imajı, asırlardır popüler kültürün en konforlu sığınaklarından biri oldu. Ancak Pig ve A Quiet Place: Day One ile türe ait ezberleri bozma konusunda rüştünü ispat eden Michael Sarnoski, yeni filmi The Death of Robin Hood (Robin Hood’un Ölümü) ile bu konfor alanına adeta bodoslama dalıyor. Karşımızda kahramanlık destanlarından arındırılmış, kan, irin ve vicdan azabıyla yoğrulmuş, efsanenin kendi mitolojisiyle hesaplaştığı kapkara bir oda draması ve gerilimi var. Filmin başlıca rollerinde Hugh Jackman, Jodie Comer, Bill Skarsgard, Faith Delaney ve Noah Jupe yer alırken. Senaryo da Sarnoski’ye ait.

A24

Filmin açılışından itibaren Sarnoski’nin neyi amaçladığını çok net anlıyoruz. Karşımızdaki Robin, sinema tarihinin o tanıdık "halk kahramanı" değil. Aksine, geçmişinde işlediği cinayetlerin, yaptığı yağmaların ağırlığı altında ezilmiş, yırtıcı, kirli, inzivaya çekilmiş ihtiyar bir suçlu. Film, adını duyunca kendisinden aksiyon beklentisi olan izleyicilerin umutlarını boşa çıkarma bahsini tam da bu noktada bir avantaja dönüştürüyor. Elbette hem ton hem minimal ölçekteki şiddetle The Northman sertliğinde, vahşi ve koreografisi kusursuz dövüş sahneleri de görüyoruz. Nitekim görüntü yönetmeni Pat Scola’nın 35mm pelikülden süzülen Belfast doğası eşliğindeki o çamurlu estetiği göz alıcı. Fakat Sarnoski, seyirciyi bu aksiyon pornografisiyle uyuşturmak yerine, direksiyonu aniden kırarak bizi bir manastırın kasvetli sessizliğine hapsediyor.

Robin’in eski dostu Little John’la yaşadığı o kanlı hesaplaşmanın ardından ağır yaralı olarak sığındığı manastır, filmin de asıl kalbi haline geliyor. Burada Rahibe Brigid ve Little John’un küçük kızı Margaret ile kurulan o zoraki üçgen, hikayeyi "ne bir başyapıt ne de kötü bir film" çizgisinden çıkarıp, ayakları yere basan ve sinema duygusu barındıran derin bir karakter çalışmasına dönüştürüyor. Bir miktar tempo sorunu, sarkma ve durağanlık var ama hikayeye kendinizi bırakırsanız karakterlerin içsel yalnızlığının bir tezahürü olarak kabul edip bağrınıza basıyorsunuz. Bu bir yandan da kaçınılmaz sonun ağırlığını hissettirmek için yapılan bilinçli bir tercih. Martin Scorsese’nin The Irishman’de, Clint Eastwood’un Unforgiven’da ya da yine Hugh Jackman’la James Mangold’un Logan’da yaptığı o yaşlılık ve pişmanlık muhasebesinin bir benzerini, Sarnoski aynı ölçekte olmasa bile bir halk efsanesinin anatomisi üzerinden deniyor.

Yeri gelmişken Hugh Jackman için ayrı bir parantez açmak şart. Oyuncu, adeta Logan’daki o pençeleri körelmiş, yaşlı kurt halinin orta çağ şablonunu çiziyor. Ancak buradaki oyunculuğu tüm numaralardan, teknik hilelerden arınmış, saf bir teslimiyet içeriyor. Kendi mitini mumla arayan, küçük bir kıza yay tutmayı öğretirken bile geçmişinin canavarlarıyla boğuşan bu Robin Hood, Jackman’ın kariyerinin en olgun ve steril performanslarından biri. Jodie Comer ise karakterinin metinsel eksikliklerine ve yer yer didaktikleşen tiratlarına rağmen, ekrandaki o tekinsiz ve büyüleyici varlığıyla dengeyi kurmayı başarıyor. Birçok sahnede Jackman’ın yükünü alıyor ya da hafifletiyor. Her iki oyuncunun da en iyi birkaç performansında biri değil bu filmdeki ama altından kalkabilmeyi de başarıyorlar.

Şiirsel ve felsefi yönünü sevsem de filmin kusursuz olduğunu söylemek imkansız. Sarnoski, filmin son düzlüğünde o hantal ve felsefi tempoyu aniden hızlandırarak, karakterlerin motivasyonlarını ve kritik kararlarını aceleye getiriyor. Bu durum, filmin hissettirmek istediği o katarsisin ve trajik finalin etkisini biraz zedeliyor. Bir psikolojik gerilim potansiyeli taşıyan o manastır günleri, finale doğru melodram sularına göz kırpınca, seyirciyle film arasına mesafe koyan bir boşluk oluşuyor ama netice itibarıyla The Death of Robin Hood, kahramanlık hikayelerini romantize etmeyi reddeden, seyircisini germekten ve rahatsız etmekten çekinmeyen, atmosfer kurma becerisi son derece usta işi bir yapım. Sinemada tıkır tıkır işleyen gişe formüllerinden sıkılan, görkemli savaşlar yerine insanın kendi karanlığıyla yaptığı o sessiz savaşı izlemek isteyenler için kesinlikle sinema salonunda deneyimlenmesi gereken tekinsiz bir seyirlik. Sarnoski, henüz sinemasını "büyük bir başyapıt" seviyesine ulaştıramamış olabilir ama efsanelerin de ölebileceğini ve bunun hiç de şanlı olmayacağını bize bu denli dürüstçe gösterdiği için saygıyı hak ediyor.

Daha Fazlasını Göster