“Olağanlığın Konforunda Kaybolan Bir Kara Komedi”
Yazar: Onur ÇakmakBazı filmler daha ilk dakikalarında seyircinin beklentileriyle oynamaya çalışır. Ben Wheatley’nin yönettiği Normal da bunlardan biri. Film, adını aldığı Minnesota kasabasına uğramadan önce bizi Osaka’da bir Yakuza toplantısının içine bırakıyor. Parmakların kesildiği, sadakatin kanla ölçüldüğü bu kısa prolog, ileride açılacak hikayenin tonuna dair bir ipucu vermeyi amaçlıyor. Ancak filmin geri kalanı düşünüldüğünde bu açılışın yarattığı merak duygusunun karşılığını tam anlamıyla bulduğunu söylemek güç.
Allen Fraser
Bir önceki görev yerinde yaptığı ölümcül bir hatanın yükünü taşıyan “vekil şerif” Ulysses’in gözünden tanıdığımız Normal kasabası, adının vaat ettiği sıradanlığın ardında başka hesaplar saklayan bir yer. Ne var ki filmin asıl meselesi, bu sırların kendisinden çok, onları çevreleyen kara mizah ve absürdizm duygusu olmalıymış gibi görünüyor. Wheatley ve senaryoyu Derek Kolstad’la birlikte kaleme alan başrol Bob Odenkirk, kasaba sakinlerini ve suç dünyasını giderek daha tuhaf bir sarmalın içine yerleştirirken, gerilim ile mizah arasında gidip gelen bir ton kurmaya çalışıyor. Sorun şu ki bu ton çoğu zaman beklenen etkiyi yaratamıyor. Kağıt üzerinde öykü ve senaryonun yanında John Wick serisinin mimarı Kolstad ismini görmek haklı bir beklenti oluşturuyor.
Öte yandan Wheatley’nin filmografisine bakıldığında kara komedi soslu aksiyon tercihi şaşırtıcı değil. Kariyerine reklam ve kısa filmlerle başlayan yönetmen, uzun metrajlarında da kara mizahı ve hicvi sıklıkla kullanan bir isim. Kill List, Sightseers ya da Free Fire gibi yapımlarda gerilim ile absürtlük hattında dolaşmaktan çekinmediği görülebilir. Normal da benzer bir yolda ilerliyor. Ancak yönetmenin bu kez elindeki malzeme, sahip olduğu potansiyeli sürekli işaret etmesine rağmen onu tam anlamıyla gerçekleştiremiyor sanki.
Filmin en büyük problemi senaryosunda ortaya çıkıyor. Odenkirk’in de yazarlarından biri olduğu metin, başından sonuna kadar son derece tanıdık bir Hollywood matematiğiyle çalışıyor. Olayların hangi noktada yön değiştireceği, gerilimin ne zaman yükseleceği ve karakterlerin hangi pozisyonlara savrulacağı büyük ölçüde öngörülebilir durumda. Hikaye tutarlı ve takip etmesi kolay; fakat nadiren şaşırtıyor, daha da önemlisi seyircisinin gözünü telefonuna kaydırmayacak bir bağlılık yaratamıyor. Bu nedenle film boyunca ne tam anlamıyla sıkılmak ne de gerçekten heyecanlanmak mümkün. Normal, seyirciyi kendinden uzaklaştırmayan ama ona yaklaşmayı da başaramayan bir mesafede kalıyor.
Bu durum filmin izleğini de önemli oranda etkiliyor. Wheatley ve Odenkirk’in kurmaya çalıştığı absürt atmosfer zaman zaman eğlenceli anlar yaratıyor. Özellikle Ulysses karakterinin giderek tuhaflaşan olayların merkezinde adeta muzip bir Punisher’a dönüşmesi, filmin en belirgin tercihleri arasında yer alıyor. Ancak bu absürdizmin nabzı çok da yükseltmeden yinelenmesi bir noktadan sonra etki yaratmak yerine sıradanlaşıyor. Film, hicivle suç öyküsü arasında kurmaya çalıştığı dengeyi korusa da iki tarafı da yeterince besleyemiyor.
Oyuncu kadrosu ise buldukları fırsatlarda senaryonun sınırlarını aşmak için ciddi çaba gösteriyor. Bob Odenkirk, hem başrol oyuncusu hem de senarist olarak filmin her zerresinde hissediliyor. Aktörlük, yazarlık ve komedyenlik geçmişinin izlerini Ulysses karakterinde görmek mümkün. Odenkirk’in performansı, filmin dağılmasını engelleyen en önemli unsurlardan biri. Ancak onun dışında akılda kalıcı bir karakter yaratıldığını söylemek kolay değil. Lena Headey’nin canlandırdığı Moira karakteri daha fazla alan bulabilseydi daha ilginç olabilirmiş hissi bırakıyor. Benzer şekilde Billy MacLellan da bazı sahnelerde Odenkirk’in ritmine başarılı şekilde eşlik ediyor. Buna rağmen film, yan karakterlerinin potansiyelini kullanmayı pek tercih etmemiş.
Görsel tarafta da benzer bir durum söz konusu. Kübalı görüntü yönetmeni Armando Salas’ın kamerası temiz ve işlevsel bir iş çıkarıyor. Koyu renk paleti ve karanlık atmosfer özellikle suç hikâyelerine ilgi duyan seyircilerin hoşuna gidebilir. Salas’ın daha önce Ozark dizisinde yaptığı çalışmalar düşünüldüğünde, bazı çatışma sahnelerinde hissedilen benzer atmosfer tesadüf değil. Ancak bu tercihlerin hiçbiri tek başına yukarı taşıyacak kadar güçlü de değil. Sinematografi hikayeyi destekliyor, fakat ona yeni bir katman eklemiyor.
Belki de Normal için en doğru tanım, adıyla sunduğu şeyin kendisinde saklı. Film kötü değil; hatta yer yer eğlenceli, zaman zaman merak uyandırıcı ve profesyonelce hazırlanmış bir yapım. Ancak sahip olduğu kara mizah, suç anlatısı ve küçük kasaba paranoyasını bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan sonuç, beklenenden daha sıradan kalıyor. Yapımın direksiyonundaki isimleri bir arada düşündüğümüzde geriye kalan şey, vaat ettiklerinden daha azını sunan bir deneyim.
Finalde jenerik aktığında akılda kalan duygu hayal kırıklığı değil; daha çok kaçırılmış bir fırsat hissi. Çünkü Normal, adının aksine daha tuhaf, daha sivri ve daha unutulmaz olabilecek bir yapım.