Mavi Ay
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
4,0
Çok İyi
Mavi Ay

Ay Işığında Yalnız Bir Deha

Yazar: Onur Kırşavoğlu

Richard Linklater’ın aynı yıl kotardığı iki filmden biri olan "Blue Moon", senaryosunu Robert Kaplow’nun yazdığı, başrollerinde kariyerinin en iyi performanslarından birine imza atan Ethan Hawke, Andrew Scott, Margaret Qualley ve Bobby Cannavale’in paylaştığı biyografik bir drama-komedi. Film, 31 Mart 1943 gecesi, Oklahoma!’nın Broadway’deki açılış gecesinde yaşananları konu ediniyor. Eski ortağı Rodgers’ın yeni zaferi kutlanırken, Sardi’s barına sığınan omniseksüel söz yazarı Lorenz Hart’ı ölümünden kısa bir süre önce tek mekan ve neredeyse gerçek zamanlı bir yapı içinde izliyoruz. Berlin’de ana yarışmada prömiyer yapan film, Daha önce Filmekimi seçkisiyle karşımıza çıkmıştı ve şu an genel gösterimde. "Blue Moon", katıldığı hemen her festivalden övgü ya da ödülle döndü.

.

Linklater, filmografisinde hep yaptığı gibi yine olaydan çok anları peliküle aktarmayı ve karakterlerini çok konuşturmayı tercih ediyor. "Blue Moon", bu tercihin en kristalize hallerinden biri. Sardi’s’te geçen 100 dakikalık bu gecede, aslında Hart’ın tüm hayatını, pişmanlıklarını, egosunu ve kırılganlığını sıkıştırılmış bir psikanaliz seansı gibi izliyoruz. Rodgers & Hart ortaklığının çöküşü, Rodgers & Hammerstein’ın doğuşu ve Broadway tarihinin kırılma anı, Linklater’ın kamerasında tarihsel bir tablo olmaktan çok, benliği parçalanmış bir sanatçının iç monoloğunun tezahürüne dönüşüyor. Linklater, bugünün sinemasındaki “ticari homojenleşmeden” dert yanan bir yönetmen. Bu görüşte bir sinemacı olarak oyunculuk ve diyalog odaklı, kaba tabirle “satmayacak” bir filmle karşımızda ve ona bunun için müteşekkirim.

Ethan Hawke’ın Lorenz Hart’ı, filmin tartışmasız ana damarı. Fiziksel dönüşümü, kısa boy yanılsaması, dökülmüş saç hissi, kambur duruş sadece bir makyaj başarısı değil, Hawke, Hart’ın bedeniyle barışamayan, sahne arkasına sıkışmış, alkolle hem kendini sabote eden hem de ayakta tutan halini ince jestlerle kusursuza yakın kuruyor ama asıl etkileyici olan, Hawke’ın, Hart’ın zekası ile kendine duyduğu nefret arasında gidip gelen ritmi yakalaması. Bir oyunculuktan çok kompozisyon dediğimiz türden harika bir çalışma. Bir yandan barı şakalaşmalarla, anekdotlarla dolduran cazibeli bir hikaye anlatıcısı, diğer yandan Oklahoma!’nın başarısını küçümserken bile kıskançlığını saklayamayan, her iltifatı kendine saldırı gibi duyan kırılgan bir çocuk. Linklater–Hawke ortaklığı burada "Before" üçlemesindeki ince nüanslarla, tek mekanın klostrofobik hissiyle birleştiriyor ve ortaya, oyuncu-odaklı sinemanın ne demek olduğuna dair ders niteliğinde bir performans çıkıyor.

Filmin en etkileyici katmanlarından biri, Hart’ın cinsel kimliği etrafında kurulan yalnızlık duygusu. Hart’ın kendini “omniseksüel” diye tanımlaması, genç çiçekçiyle flört etmeye çalışırken hissettiği dışlanmışlık ve Elizabeth’le yaşadığı umutsuz aşk, klasik bir “saplantılı romantik” klişesi olarak değil, 1940’lar Amerika’sında dolapta kalmış, alay edilen bir queer figürün trajedisi olarak resmediliyor. Elizabeth’in “seni o şekilde sevmiyorum” cümlesi, filmde sadece bir aşk reddi değil, Hart’ın yaşamı boyunca duyduğu bütün kültürel ve kişisel reddedilişlerin özeti gibi yankılanıyor. Rodgers ve Hammerstein’ın alkışlara boğulan heteronormatif yeni Broadway’i yükselirken, Hart’ın alaycı mizahı, alkol kokusu ve karanlık şarkı sözleri kenara itiliyor. Linklater burada, sanat tarihindeki sayısız “unutulmuş ortak” hikayeye sahip karaktere, bir nevi iade-i itibar yapıyor.

Biyografi türü, çoğu zaman hayat öyküsünü yıllara yayıp büyük anların peşine düşer. "Blue Moon" ise tek geceye sıkışmış küçük anlarla bir insan portresi kurmayı seçiyor. Anlatının en büyük numarası da bu. Bir gecede yaşanan bir hikaye olmasına rağmen Hart’la ilgili her şeye neredeyse vakıf oluyoruz. Oklahoma! prömiyerinin gölgesinde geçen bu gece, Hart’ın kariyerindeki dönüm noktası olduğu kadar, sinema için de ilginç bir sınava dönüşüyor. Film, neredeyse tiyatro metinleri gibi konuşma üzerine kurulu, klasik Linklater zaman duygusuna sahip fakat şaşırtıcı derecede sıkı dramatik bir yapı taşıyor. Bazı seyirciler için bu kapalı alan, art arda gelen anekdotlar ve hiçbir bilgiye sahip olmayanlar için Broadway dönemi göndermeleri yorucu olabilir. Özellikle Rodgers–Hammerstein dinamiğini ya da dönem müzik tiyatrosuna denk gelmemiş izleyiciler için mesafe yaratma riski var. Buna rağmen, Linklater’ın bloklamaları, kamera hareketlerinin sadeliği ve Graham Reynolds’ın hafif melankolik, caz tınılı müziği, filmi kuru bir “konuşan kafalar” gösterisi olmaktan çıkarıyor.

Andrew Scott’ın Rodgers’ı için de bir şeyler söylemek lazım. Kağıt üzerinde ekran süresi az, hikayeyi pekiştirici bir yan rol gibi duruyor ama Scott öyle harika oynamış ki ikilinin birlikte göründüğü sahnelerin tadı damağımda kaldı diyebilirim. Hart’ın dengesizliğinin tam karşısında duran, kontrollü, mesafeli ve pragmatik bir figür. Scott’ın performansı, karakteri şeytanlaştırmadan, başarıya odaklı, duygusal olarak ketum bir sanatçı profili çiziyor. Rodgers’ın Hart’a duyduğu gerçek sevgiyi, onunla çalışmanın risklerini düşünürken bile yüzünden silememesi, filmin ahlaki gri alanını besliyor. Margaret Qualley’nin Elizabeth’i ise, Hart’ın gözünde bir kurtarıcı ya da ilham perisiyken, kendi arzuları ve hatalarıyla son derece insani kalan genç bir kadın. Linklater onu asla suçlu ya da günah keçisi yapmıyor. Bu da filmi, melodrama düşmekten koruyan önemli bir nüans.

Sonuç olarak "Blue Moon", Linklater külliyatında belki en büyük film değil ama en kırılgan, en hüzünlü ve en yoğun işlerinden biri. Sanat ile ticaret, başarı ile unutuluş, heteronormatif merkez ile queer kıyı arasındaki gerilimi, tek gecelik bir bar sohbetine sığdırmayı başarıyor. Ethan Hawke’ın kariyerinin zirvelerinden biri sayılabilecek performansı ve Linklater’ın diyaloğa dayalı sinema inadı sayesinde, "Blue Moon" yalnızca Lorenz Hart’a adanmış geç kalmış bir ağıt değil, aynı zamanda, kenarda kalmış tüm sanatçılar için fısıldanan bir "unutulmadın"!

Onur KIRŞAVOĞLU

Daha Fazlasını Göster