Kuşaktan Kuşağa Aktarılan Bir Aidiyet Duygusu
Yazar: Gizem ErtürkMuhtemelen 3-5 yıl erken doğmuş olsaydım, ben de o büyük ailenin bir parçası gibi hissedecektim kendimi. Ama dünyaya gözümü açtığım yıllarda heavy metal artık o eski görkemli hakimiyetini kaybetmeye başlamıştı. Grunge yükseliyor, karanlık daha içe dönük bir yere evriliyordu. İlkokula başladığım dönem ortaokuldaki çocukların üzerindeki Nirvana tişörtlerini, her yerde dolaşan o dağınık yağlı saçlı melankoliyi hatırlıyorum. Özellikle Kurt Cobain’in 1994’teki ölümüyle birlikte bu kültür çok daha büyük bir patlamaya dönüşmüştü.
Benim gençliğim ise daha çok Radiohead, Placebo, The Smashing Pumpkins gibi grupların melankolik dünyasında geçti. Kendimi biraz “Paranoid Android” gibi hissettiğim yıllardı bunlar. Lise ve üniversite döneminde rota bu kez nu metal’e kırıldı; Korn, Slipknot, Limp Bizkit, Linkin Park derken sert gitarların içinde başka bir öfke diliyle tanıştım. Ama işin ilginç tarafı şu: en yakın arkadaşlarım hep sıkı metalcilerdi. Bu yüzden hayatımın büyük kısmı metal publarında, konserlerde, festivallerde kafa sallayarak geçti. İster istemez o kültürün tam ortasında büyüdüm.
Yıllar içinde fark ettiğim şey ise şuydu: İnsan başka türlere savrulabiliyor. Rock’tan punk’a, cazdan elektroniğe, klasik müzikten indie’ye kadar her dönemin başka bir ruhu var. Ama metal müzikte durum farklı. Metal dinleyicisi 18 yaşında ne hissediyorsa, 50 yaşında da aynı tutkuyla hissediyor. Geçtiğimiz yıl katıldığım festivallerde bunu tekrar gördüm. O kitledeki sahiplenme duygusu başka hiçbir müzik türünde yokmuş gibi geliyor bana. Çok gerçek, çok saf, neredeyse çocuksu bir aidiyet bu. Sanki metal müzik sadece bir tür değil de, dünyanın dört bir yanında birbirini hiç tanımayan insanların kurduğu görünmez bir kardeşlik örgütü gibi.
İşte Iron Maiden: Burning Ambition tam olarak bunu anlatıyor.
John McMurtle
Iron Maiden: Burning Ambition öyle sürekli sizi ters köşeye yatırmaya çalışan, bilinmeyen sırlar peşinde koşan ya da “bakın şimdi ne göstereceğiz” hissi yaratan bir belgesel değil. Daha çok yıllardır aynı yamalı ceketi giyen insanların hafızasına giriyor. Bir grubun kronolojik yükseliş hikayesinden çok, kuşaktan kuşağa aktarılan bir aidiyet duygusunu izliyorsunuz burada.
Zaten anlatılan birçok şey, Iron Maiden dünyasına az biraz yakın olanların ezbere bildiği hikayeler. Steve Harris’in Doğu Londra’daki işçi sınıfı geçmişi, küçücük publardan arena konserlerine uzanan yolculuk, Bruce Dickinson dahil olmasıyla birlikte grubun başka bir seviyeye sıçraması, sonra gelen kırılmalar, ayrılıklar ve Brave New World ile yeniden ayağa kalkmaları… Bunlar zaten yıllardır metal kültürünün içinde dolaşan hikayeler. Ama belgesel bunları bir Wikipedia maddesi gibi aktarmıyor; daha çok yıllardır aynı şarkıları birlikte söyleyen insanların gözünden yeniden hissettirmeye çalışıyor.
Ve bence filmin en güçlü tarafı da tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü Iron Maiden hiçbir zaman yalnızca bir müzik grubu olmadı. Heavy metali bir çeşit fantastik evrene, yaşayan bir mite çevirdiler. Eddie’nin dev bir savaş generali gibi sahnenin üzerinde dolaşması, uçaklarla kıtalar aşmaları, turneleri neredeyse askeri operasyon ciddiyetinde yaşamaları, her albümün kendi dünyasını yaratması… Tüm bunların altında hep aynı şey var: inanılmaz bir adanmışlık.
Belgesel boyunca bunu en iyi taşıyan kişi ise şaşırtıcı biçimde Javier Bardem oluyor. Onu izlerken ünlü bir oyuncudan çok, yıllardır odasının duvarında Iron Maiden posteri duran biriyle karşı karşıya hissediyorsunuz kendinizi. Gözlerinin içindeki heyecan sahici. Lars Ulrich, Tom Morello ve Chuck D gibi ikonik isimlerin yorumları da Iron Maiden’ın neden yalnızca metal dünyasını değil, popüler kültürün tamamını etkilediğini daha iyi gösteriyor.
Ama filmin tökezlediği yerler de yok değil. Özellikle Eddie sahnelerindeki CGI kullanımı zaman zaman fazla yapay duruyor. Grubun üyelerinin sürekli voice-over üzerinden konuşması da ritmi düşürüyor. Tabii bunda kamera önünde olmaktan nefret etmelerinin etkisi büyük. Ses miksajında da garip bir problem vardı; bunun salon kaynaklı mı yoksa doğrudan belgeselin kendi teknik yapısından mı emin değilim ama özellikle konser anlarında beklediğim o yumruğu hissettirecek güç eksikti. Iron Maiden gibi sesiyle insanın deyim yerindeyse içinden geçen bir grup için bu biraz hayal kırıklığı yaratıyor.
Ama sonra düşünüyorsunuz… Belki de Iron Maiden’ın meselesi hiçbir zaman kusursuz görünmek değildi. Hatta tam tersine, onları bu kadar gerçek yapan şey biraz da o pürüzleri. Çünkü bu grup hiçbir zaman steril bir marka gibi davranmadı. Dünyanın en ücra yerlerine gidip üç bin kişilik salonlarda da, stadyumlarda da aynı tutkuyla çalmaları… İnsanları dinine, diline, kimliğine göre ayırmadan aynı şarkının etrafında toplamaları… Trendlerin peşinden koşmadan yarım asır boyunca kendi çizgilerini korumaları… Bugün hala bu kadar büyük bir bağlılık yaratmalarının sebebi de bu zaten.
Bugün yeni kurulan birçok grubun özellikle izlemesi gereken şey de tam olarak bu aslında. Çünkü trendlerin peşinden koşarak, algoritmaya göre şekil değiştirerek, satın alınmış takipçilerle, şişirilmiş dinlenme sayılarıyla ya da birkaç aylık dijital gürültüyle gerçek bir miras yaratılmıyor. Efsane olmak başka bir şey.
Iron Maiden’ın yıllardır ayakta kalmasının sebebi hiçbir zaman “cool” görünmeye çalışmaları olmadı. Onlar sadece gerçekten inandıkları müziği yaptı. Belki bazen çağın gerisinde kaldılar, bazen görmezden gelindiler ama kendi kimliklerinden hiç vazgeçmediler. İnsanların bugün hâlâ o şarkılarda kendinden bir parça bulmasının nedeni de bu.
Film bittiğinde insanın içinde tuhaf bir boşluk kalıyor. Çünkü ister istemez şunu düşünüyorsunuz: Bir gün gerçekten her şey sona erecek. Perde kapanacak. O dev sahneler sökülecek. Amfiler susacak. Bruce Dickinson bir şarkının sonunda son kez seyirciye bakacak belki. Steve Harris yıllardır omzundan hiç düşürmediği bas gitarını bir gün kenara bırakacak. Ve evet… “Nothing lasts forever.”
Ama sonra başka bir şey fark ediyorsunuz. Bazı gruplar aslında hiçbir zaman tamamen yok olmuyor. Çünkü mesele artık müzik olmaktan çıkıyor. Hayatınızın belli anlarına, gençliğinize, dostluklarınıza, kaybettiklerinize, hayatta kaldığınız zamanlara karışıyorlar. Bir yerde ilk kez kafa salladığınız geceye, ter içinde çıktığınız festivallere, ergenliğinizin öfkesine, büyürken yanınızda taşıdığınız o kimliğe dönüşüyorlar.
Iron Maiden da tam olarak böyle bir grup. Belki bir gün sahneden inecekler. Belki yeni albüm gelmeyecek. Ama dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuk ilk kez “Fear of the Dark” açıp tüylerinin diken diken olduğunu hissedecek. Birileri hâlâ Eddie tişörtüyle konser kuyruğunda bekleyecek. Birileri yıllar sonra bile aynı şarkıda gözlerini kapatıp gençliğini hatırlayacak.
Ve galiba bu yüzden Iron Maiden hiç ölmeyecekmiş gibi geliyor insana. Dünyadaki son kişinin kalbi atmaya devam ettiği sürece… bir yerde mutlaka bir Iron Maiden şarkısı çalmaya devam edecek.