Fünye
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
Fünye

“Bir Bomba, Bir Soygun, Bolca Soru İşareti”

Yazar: Onur Kırşavoğlu

Starred Up, Hell or High Water ve Relay gibi gerilim yüklü yapıtlarıyla tür sinemasına ciddi bir dokunuş katan İskoç yönetmen David Mackenzie, bu kez hikâyesini Londra'nın kalbine taşıyor. Fuze, Paddington'daki bir inşaat sahasında İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma patlamamış bir bombanın bulunmasıyla tetiklenen, kent çapındaki bir tahliyeyi arka plan olarak kullanan akıllıca kurgulanmış bir soygun gerilimi. Bomba imha uzmanı Binbaşı Tranter (Aaron Taylor-Johnson) saatlerle yarışırken, şehrin boşalmasını fırsat bilen bir soyguncu ekibi de uzun süredir planladıkları vurgunun peşine düşer. Johnson dışında başlıca rollerde Gugu Mbatha-Raw, Saffron Hocking, Sam Worthington, Theo James, Alexander Arnold ve Elham Ehsas yer alıyor.

Sigma Films

Filmin en büyük kozlarından biri, ilk yarısında kurduğu soluksuz tempo. Mackenzie, seyirciyi adeta bilgisiz bırakarak sahnenin ortasına atıyor ve daha ilk sekansla olay başlıyor. Arka plan yok, motivasyon açıklaması yok, sadece eylem ve gerginlik var. Bu tercih başlangıçta işe yarıyor; bombanın saydamlık kazanmaya başladığı her sahne, hissettiriyor ki gerçek tehlike başka bir yerde gizli. Kamera hiçbir zaman gereksiz yere durmuyor, kurgucu Matt Mayer'ın eli ise filmde bir enstrüman gibi kullanılıyor bu bölümde ve başarılı da oluyor. Özellikle bomba ve soygun arasındaki bazı geçişler izleyiciyi yüksek perdeden yakalıyor. Tony Doogan'ın müziği de bu ritmi ustalıkla taşıyor. Bir zamanlayıcının tik-tak sesi gibi büyüyen gerilimi asla bırakmıyor. Bu da izle-unut açısından büyük keyif yol açarken, aksiyonseverleri ve kafayı boşaltmak için eğlenceli, akan bir film arayanları memnun ediyor. Tempo bir an olsun düşmüyor ve keyif alınıyor.

Özellikle filmin bu bölümünde oyunculuk cephesinde Taylor-Johnson, hem fiziksel hem de duygusal açıdan inandırıcı bir performans ortaya koyuyor. Tek başına taşıması gereken çok yük var ve büyük ölçüde bunu başarıyor. Theo James, villain-vari karizmasıyla sahneyi dolduruyor; aksanı tartışmalı olsa da kimliğini hissettiriyor. Gugu Mbatha-Raw'ın karakteri ise yapının eksik halkası: Yetenekli aktris, senaryonun kendisine ayırdığı yetersiz alandan daha fazlasını hak ediyor. Onun performansı tadı damakta bırakıyor diyebilirim. Filmin Londra sokaklarında, gerçek mekanlarda çekilmesi ise özellikle dikkat çekiyor. Günümüz İngiliz yaşamının sıradan dokusunu, film stüdyosu sterilliğinden uzak tutmak için bilinçli bir çaba gösterilmiş ve bu ham gerçekçilik, gerilimi tutucu bir görsel dille destekliyor ama ne oluyorsa bundan sonra oluyor!

Fünye'nin ikinci yarısı, kurucu mantığına karşı geliyor. Bombadan sonra soygun ön plana çıkınca filmin ilk yarısının diri enerjisi bir miktar dağılıyor. Basit TV filmlerindeki geçişler izleyici karşılıyor ve mantık hatasına varan tercihler çoğalmaya başlıyor. Karakterlerin neden bu kadar risk aldığı ya da birbirlerine neden güvendikleri hiçbir zaman yeterince anlatılmıyor. Klişe aksiyonlardaki kötülerin temsillerini görüyoruz. Hal böyle olunca bazı çatışma sahneleri ve kötü adamların klişe kararları puan düşürücü bir etki yaratıyor. Ben Hopkins'in senaryosunda aslında sürpriz dönüşler ve zekice bitiştirilen bir yapboz umudu yaratan yerler var ama bu dönüşlerin kimilerinden beklenilen duygusal karşılık gelmiyor. Sona doğru yaratılan yeni bir kriz de hikâyenin düzgünce kapatılmasını engelliyor, bitişin öncesiyle iç hesabı tam oturmuyor. Yine de hiç sıkmayan, aksiyon ve gerilim dolu keyifli bir seyirlik olarak macerasını tamamlıyor. Film üzerinden dönen Türkiye sahnelerindeki sarı filtre olayına gelirsek; Mesele sarı filtreden çok daha fazlası ama yeni bir durum da yok. Özellikle Hollywood’dan alıştığımız oryantalist bakış açısı maalesef bu filmde de var. Birçoğumuz hayatında hiç görmediği bir Türkiye profiliyle karşılaşıyoruz. Neyse ki süresi çok az ve hemen final kısmına geçiş yapıyoruz. Bu durumdan kurtulamayacağımızı artık biliyor ve bundan üzüntü duymuyorum.

Bütün bu çekinceler bir yana, Fuze (Fünye) sinemada izlenmek için tasarlanmış bir film. Amacına büyük ölçüde ulaşıyor, sizi koltuğa perçinliyor ve zihninizi meşgul ediyor. Derin bir şey söylemek iddiasında değil; iyi, sıkı, hızlı bir gerilim sunmak istiyor ve ilk bir saat bunu fazlasıyla başarıyor. Mackenzie'nin titiz yönetmenliği, filmi sıradan bir aksiyon ürününden çok daha güvenilir bir yere taşıyor. Son yarım saat üstte belirttiğim sebeplerle dağılıyor, basitleşiyor ama sonuç hanesine en azından “sıkılmadan izledim” notunu geçirmeyi başarıyor. 100 dakika kafam dağılsın, aksın diyenlere büyük keyif verme ihtimali bile var. Bu arada Aaron Taylor-Johnson’dan Bond olur mu olmaz mı sorusu için film yeterli doneyi veriyor. İzleyip, kendi kararınızı rahatlıkla verebilirsiniz, iyi seyirler.

Daha Fazlasını Göster