Savaş havası!
Yazar: Banu BozdemirDavid Haig’in 2014 tarihli oyunundan Anthony Maras’ın sade, gerilimli ve başarılı uyarlaması olan Pressure / Fırtınadan Önce, birçok yönü ele alınarak çekilen Normandiye Çıkarması’nın ele alınmayan tek yönü olan meteorolojik planlama kısmına dayanıyor. Evden çıkarken bile hava durumuna bakmayı alışkanlık haline getirdiğimizi düşünürsek; özellikle de savaşın geçeceği coğrafyada meteorolojik algı çok daha ön planda duruyor ve film belirsiz hava durumundan baskı altında karar vermeye, liderlik etmeye uzanan bir beceri sunuyor. Sanırım bunun altında da bir şeye yetkin olmanın benimsenmesi anlayışı var.
Studiocanal
Film özellikle yavaş başlıyor. İlk sahneler meteorolojik terimler, basınç sistemlerinin hareketleri, tahminler ve yapılacak stratejilerle dolu. Ama bir yandan filmin içine yavaşça çekildiğimizi hissediyoruz, ilişkiler kuruluyor, kimlikler ortaya çıkıyor, çatışmalı ve soyut ibarelerle başlayan film yavaştan insani bir hal almaya başlıyor. Psikolojik denge kuruluyor.
Bu iş için işinin en iyilerinden biri olarak atanan, Andrew Scott’ın başarıyla hayat verdiği, James Stagg’ın mücadelesi ön planda! İlk başta kaşları çatık, meteorolojiye gönülden bağlı, iletişime açık durmayan, tarihin seyrini değiştirecek bir olayda karar verici olmanın psikolojik ağırlığıyla neredeyse oracığa yığılıp kalacağını hissettiren Stagg, bir hava durumu sunucusu değil, bir bilim adamı olduğunu her seferinde ispatlamak durumunda kalıyor! Karşısında ordunun yıllarca hava konusunda bilgisine başvurduğu Irving Crick var. İkilinin arasındaki çatışma filmin en çekici kısımlarından biri, zira sadece ego çatışması yaşanmıyor orada bilginin, olaya kapsamlı bakmanın, daha geniş düşünmenin, riskin ve tahminin bir potada buluşmasının yaşandığı bir çatışma var. Seyircinin her daim Stagg tarafında olduğuna eminim, filmin tarihsel akışının biliyoruz, Stagg’ın haklı çıkacağını tahmin ediyoruz ama filmin birçok açıdan gerilimli sunduğu bu çatışmanın ortasında kalıyoruz biz de. Tıpkı General Eisenhower gibi.
Film, 1944 Haziran’ında geçiyor ve Eisenhower Müttefik Kuvvetleri üç gün içinde Fransa’nın Normandiya kıyılarına çıkarma yapmaya hazırlıyor. 49. Kuzey paralelindeki tahmin edilemez hava koşulları için en güvenilir hava tahmini şart. Yoksa 150 bin askerin ölümüyle sonuçlanacak bir felaketin pimi çekilmiş olacak… O yüzden havanın durumu bu kadar önemli ve filmin ‘bir de olayın bu yanı var’a bakması çok iddialı ve neredeyse kusursuz!
Film, o dönemde hava tahminlerinin nasıl yapıldığına dair bilimsel yöntemleri de en iyi şekilde gösteriyor. Hatta bir hayli sevimli bir şekilde. Hava balonlarını, basınç, rüzgar, fırtına, yağmur vs. ölçümleri için atmosferin en üst noktalarına yolluyorlar ve balonlar patladığında basıncın derecesi de ölçülmüş oluyor. Ve bu basınç, filmin içindeki basınca da bir hayli yakın. Zira içeride de dışarıdaki gibi patlamaya hazır, basınçlı bir havanın varlığı her daim hissediliyor.
Uydular yok, anlık izleme sistemi yok, modern bilgisayarlar yok. Şimdi bile yanılma payı olabiliyor çoğu zaman, o zamanın teknolojisinde gözlem, rapor, hesaplamalar, öngörü, içgüdü ve her daim biraz risk barındıran bir yöntem var. Bu da savaşın bir nevi meteorolojik zafer olduğu duygusunu kuvvetlendiriyor.
Anthony Maras, bu filmi de önceki filmi Hotel Mumbai tarzında yönetmiş. Kurgusu temiz, en gerekli sahneler karşımızda ve 105 dakikalık film bizi her yöne kusursuzca taşımayı başarıyor. Savaş filmleri genelde uzun olur, uzatılmış ve duygusal sahnelerle şişer ama buradaki ölçülülük gerçekten de takdire şayan. Disiplinli bir çalışmanın ürünü olduğu belli oluyor, seyircinin algı ve zekasına güveniyor, gösterişten uzak bir anlatımla gerilimi performans ve atmosfere bırakıyor. Bir yandan da film neredeyse son ana kadar operasyonun planlandığı karargahta geçiyor, askerleri çok az görüyoruz, onun yerine dramasını haritalar, toplantılar, cevap bekleyen ifadelerin ve sözlü çatışmaların geçtiği oda ve koridorlarda yoğunlaştırıyor.
Andrew Scott ise filmle bambaşka bir moda dönüşmüş. Görevinin getirdiği sorumlulukla, doğum yapmak üzere olan karısını yalnız bırakmak zorunda kalan bir adamın ağırlığı altında ezilen, kendini korumaya alan James Stagg’a gayet iyi hayat veriyor. Baskıların ortasında duygusal açıklarını kapatmaya çalışan bir adamın tereddüt ve direnci var üzerinde. Filmdeki herkes bu anlamda iyi. Brendan Fraser; Eisenhower’ın yorgun bir yük altında olduğu ve verdiği kararın geri dönelemez olduğuna dair inancını duygusal bir şekilde yansıtıyor bize. Filmin merkezinde arabulucu unsur olarak Kay’la bütünleşen Kerry Condon, Stagg’ın husumetlisi Krick’e hayat veren Chris Messina ve tabii Bernard Montgomery rolünde Damian Lewis yer alıyor.
Bir karar anının baskılar altında ilerlediğini izlemek, bir aksiyon sahnesi izlemek kadar heyecan verici olabiliyor. Başlangıçta meteorolojik bir karar mekanizması gibi görünen film, sonrasında belirsizliğin bünyeye nüfuz eden hücumu karşısında etkileyici bir drama dönüşüyor. Maras, hava tahmini üzerine bir film yapmış gibi görünse de; eseri, tarihte çok önemli iz bırakan bir çıkarmanın ağırlığı altında ezilmemek için sıkı çalışan insanların hikayesine dönüşüyor!