Bu Kargaya Yavrusu Trol Görünüyor…
Yazar: Gizem Şimşek KayaBirleşik Krallık, Finlandiya, Fransa ile Litvanya ortak yapımcılığında çekilen Nightborn, orijinal adıyla Yön lapsi, Türkiye’de gösterime girdiği adıyla ise Karanlıktan Gelen filminin yönetmen koltuğunda Hatching (2022) filminin de yönetmenliğini yapmış olan Hanna Bergholm ikinci uzun metrajıyla oturuyor. Senaryosunu yönetmen Bergholm ile Ilja Rautsi’nin birlikte kaleme aldıkları, görüntü yönetmenliğini Pietari Peltola’nın üstlendiği, müzikleri Eicca Toppinen imzası taşıyan filmin oyuncu kadrosunda ise Seidi Haarla, Rupert Grint, Pamela Tola, Pirkko Saisio, Rebecca Lacey, John Thomson, Silvia Saloranta, Satu Tuuli Karhu, Amira Khalifa gibi isimler bulunuyor.
berlinale
Dünya prömiyerini 76. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde yapmış olan filmin konusunu kusursuz bir aile kurma hayali yaşayan bir çiftin doğum sonrası yaşadığı olayları konu ediniyor. Yaşamlarını kusursuz olarak kurmak adına Saga'nın çocukluğunun büyük bir bölümünü geçirdiği, Finlandiya ormanlarının derinliklerindeki ıssız eve taşınan Saga ile eşi Jon, kısa bir süre sonra ebeveyn olarak yeni bir hayata adım atarlar. Ancak Saga’nın mutluluğu, yeni doğan bebekleriyle ilgili giderek büyüyen korkutucu bir şüpheyle gölgelenmeye başlar. Jon hiçbir şeyin farkında değilken, Saga tek başına yüzleştiği bu rahatsız edici gerçeğin ağırlığı altında ezilmeye başlayacak ve çiftin ilişkisi zamanla derin bir çatışmaya sürüklenecektir.
Yönetmen Bergholm’un hem kısa metrajlarında hem de ilk uzun metrajından aşina olduğumuz dönüşüm bu kez anne olmanın yarattığı değişimlere odaklanıyor. Bu kez anne ile çocuk arasındaki yabancılaşma duygusu, lohusalığın verdiği başkalaşım, her ne kadar hazır olduğunu sansa da aslında hazır olunmayan anneliğin kadınlar üzerinde yarattığı baskıyı fantastik, masalsı ama korkutucu bir yönden anlatmaya çalışıyor. Finlandiya’nın halk inanışlarından beslenen bir yapı kullanan yönetmen, özellikle açılış sekanslarında insana benzeyen ağaçlardan oluşan orman görüntüsüyle izleyicileri bir anda tekinsizlik atmosferine sokmayı başarıyor.
Ülkemizin birçok bölgesinde alkarısı, albastı gibi isimlerle adlandırılan lohusa kadınlara ve bebeklere musallat olduğuna inanılan varlığın, Finlandiya bölgesindeki karşılığını izleme şansı buluyoruz. Fin inanışlarında, troller doğumdan sonra insan bebeklerini kendi bebekleriyle (Changeling/ Vaihdokas) değiştirebiliyorlar. Bunu önlemek adına da çocuğun vaftiz edilmesi gibi işlemlerin yapılması gerekiyor. Ancak filmde bebeğin değiştirilmesinden ziyade doğaüstü bir gücün yardımıyla oluşan bir gebelik üzerinden ilerleniliyor. Fin inancında yer alan; değiştirilen bebeklere dair güçlü olma, büyük dişlere sahip olma, konuşma yerine acayip sesler çıkarma gibi özellikler de eksiksiz biçimde kullanılıyor.
Filmin ilerleyen sahnelerinde maalesef sinemada sıklıkla karşımıza çıkan, klişe olarak adlandıracağımız anne-bebek sahnelerine geçiş yapılıyor. Bu seçim izleyicilerin bilindik bir alanda gezinmesine olanak sağlarken, yönetmenin ilk filmi nedeniyle beklentisi yüksek olanların sarsılmalarına neden olabiliyor. Aslında bu sahnelerde bir bakıma Rosemary’s Baby (1968) filminden sonra olabilecekleri anlatmaya çalıştığını da söylemek mümkün. Özellikle anne dışındaki hiç kimsenin bebekteki sorunları görmek istememesi, adeta tüm olaylara karşın kör olmaları izleyenleri bu olayların yaşanıp yaşanmadığına dair ikileme düşerek Saga karakterinin travmalarını mı izlediklerine dair kontrpiyede kalmaya teşvik ediyor. Bu durum da bizi kendi atasözlerimizden birine götürüyor: Kargaya yavrusu kuzgun (veya anka/güzel) görünür… Bu filmde ise tam tersine, annesinin de karga olarak gördüğü Saga’ya yavrusu çirkin görünürken onun dışındaki herkese adeta anka olarak görünüyor. Altını çizmemiz gereken nokta ise Saga’nın bebeğini neredeyse hiç görmüyor oluşumuz. Bu durum da bizi aslında ikilem içerisinde bırakan en önemli noktalardan biri.
Oyuncuların performanslarına bakacak olursak; özellikle Saga karakterini canlandıran Seidi Haarla’nın göz kamaştırıcı olduğunu söylemek gerekiyor. Tüm filmi taşımasının yanı sıra eşi Jon’a hayat veren Rupert Grint ile kimyaları da muhteşem bir uyum içerisinde karşımıza çıkıyor. Saga’nın kendisine oldukça soğuk davranan annesi ile olan ilişkisi ve kadının sürekli “Sen de küçükken kan emiciydin.” gibi cümleler sarf etmesi de aile içerisindeki uzaklığın, dışarıdan mükemmel görünen içindeyse kilometrelerce uzaklık barındıran ilişkilerin bir yansımasını sunuyor. Saga’nın annesinden çok büyükannesi ile ilişkisinin olması ve onun anlattığı masallarla büyümesine karşılık, Jon’un rahip olan babasıyla katı bir inanç içerisinde büyütülmüş olmasının zıtlıkları da filme güç veren yönler arasında.
Sonuç olarak Nightborn; klişeler içerse de; anne ile bebeğin ilişkisi, kadının doğum sonrası yaşadığı travmalar ile Finlandiya halk inanışlarını bir potada eritmeyi başararak finale değin izleyiciyi yakalamayı başaran, ancak yer yer çok yaratıcı sinematografiye başvurmasına rağmen yönetmenin ilk filmini geçmeyi başaramayan bir film. Doğum sonrası travma yaşayanların uzak durması tavsiye edilir…