Bazen İnsan Geçmişe, Büyüye ve Bir Kız Kardeşe İhtiyaç Duyar
Yazar: Gizem ErtürkTeknolojinin hayatımıza sızma hızı arttıkça, insanın dünyayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin biçimi de değişti. Üstelik bu değişim artık birkaç kuşağın deneyimlediği yavaş dönüşümlerden söz etmiyor; neredeyse her on yılda bir başka bir dünyaya uyandığımız, bir zamanlar yüzyılda gerçekleşmesi beklenen teknolojik sıçramaların birkaç on yıl içinde arka arkaya yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Her şey hızlandı, iletişim kolaylaştı, dünyanın herhangi bir yerindeki insana saniyeler içinde ulaşabilir hale geldik. Fakat bütün bu bağlantılı dünyaya rağmen birbirimize gerçekten temas etmek, birlikte gülmek, birlikte ağlamak, bir sofranın etrafında saatlerce konuşmak ya da bir şarkıyı aynı anda dinleyip aynı duyguyu paylaşmak giderek daha zor bir hale geldi.
Warner Bros.
Bireysellik, yalnızlık ve yabancılaşma çağında yaşıyoruz. Pandemi ise zaten kırılganlaşmış olan bu sosyal bağların üzerine adeta tuz biber ekti. Evlerimize kapandığımız, ekranların hayatımızdaki yerinin daha da büyüdüğü o dönem, teknolojiyle kurduğumuz ilişkinin geri dönülmez biçimde değişmesine de yol açtı. Belki de bugün eski filmlere, eski şarkılara, eski kitaplara ve geçmişin popüler kültürüne bu kadar büyük bir iştahla dönmemizin nedenlerinden biri bu. Geçmişi yalnızca özlemiyoruz; orada kaybettiğimiz bir duyguyu arıyoruz.
Hollywood'un son yıllardaki nostalji dalgasını da biraz buradan okumak mümkün. Eski filmlerin devamları, yeniden çevrimler, yıllar sonra geri dönen diziler ve çocukluğumuzun karakterleri yalnızca ticari bir formülün parçası değil. Elbette stüdyolar seyircinin bildiği markalara yatırım yaparak riski azaltmak istiyor, fakat seyircinin de bu filmlere yalnızca hikayeyi görmek için gitmediğini unutmamak gerekiyor. Bazen bir filmi değil, o filmi izlediğimiz kişiyi, o dönemde kim olduğumuzu ve henüz kaybetmediğimiz bir dünyayı yeniden görmek istiyoruz. Aşkın Büyüsü 2 tam da böyle bir yerden geliyor. Önce 1998'e dönelim.
Griffin Dunne imzalı 1998 yapımı Aşkın Büyüsü, vizyona girdiği dönemde eleştirmenlerin büyük bölümünü ikna edememişti. Romantik komedi, fantastik ve korku arasında gidip gelen tonunun bir türlü dengelenemediği, filmin ne olmak istediğine karar veremediği yönündeki eleştiriler ağırlıktaydı. Pulitzer ödüllü duayen eleştirmen Roger Ebert de filmi çocuklar için fazla ürkütücü, yetişkinler içinse fazla çocukça bulurken, filmin türler arasında gidip gelen yapısına dikkat çekmişti. Rotten Tomatoes'taki bugün geçerli eleştirmen puanının yalnızca yüzde 30 olması da filmin ilk dönemindeki eleştirel karşılığını özetliyor. Buna karşın seyirci puanının yüzde 73'e ulaşması, Aşkın Büyüsü hikayesinin asıl olarak yıllar içinde yazıldığını gösteriyor.
Çünkü bazı filmlerin kaderini eleştirmenler belirleyemiyor. Seyirci onları yıllar içinde yeniden keşfedip, başka anlamlar yükleyebiliyor ve sonunda filmin ilk yaratıcılarının bile öngöremediği bir yere taşıyor. Aşkın Büyüsü de tam olarak böyle bir film oldu. Özellikle kadın seyircilerin sahiplenmesiyle birlikte Sally ve Gillian Owens'ın hikayesi, basit bir cadı masalının sınırlarını aşarak kız kardeşlik, kadın arkadaşlığı, aile, aşk, kayıp ve dayanışma üzerine bir kült anlatıya dönüştü. Bugün filmin ilk vizyonundaki eleştirel karşılığından çok, yarattığı aidiyet duygusuyla hatırlanmasının nedeni de bu.
Dolayısıyla yaklaşık otuz yıl sonra bir devam filminin gelmesi aslında Hollywood açısından şaşırtıcı değil. Asıl ilginç olan, bu kez filmin iki yıldızının yalnızca oyuncu olarak değil, yapımcı olarak da geri dönmeleri.
Sandra Bullock ve Nicole Kidman'ın projeye yapımcı olarak dahil olmaları, Aşkın Büyüsü 2’yi sıradan bir devam filminden biraz farklı bir yere taşıyor. İlk film çıktığında eleştirmenlerin burun kıvırdığı, fakat zaman içerisinde özellikle kadın seyirciler tarafından benimsenerek kültleşen bir yapımın mirasını bugün yine o iki kadının sahiplenmesi, Hollywood'un bazen seyirci hafızası karşısında yanılabildiğini de gösteriyor. Nicole Kidman'ın da filmin Avrupa prömiyerinde söylediği gibi, ilk film başlangıçta umduklarından daha küçük bir seyirci kitlesine ulaşmış, fakat yıllar içerisinde kendi izleyicisini bulmuştu. Sandra Bullock ise filmin sosyal medya üzerinden zamanla kendi topluluğunu oluşturduğunu ve temalarının yıllar içinde yeniden hayat bulduğunu vurguluyor.
Bu noktada Aşkın Büyüsü 2’nin hikayesinden çok, varlık sebebi önem kazanıyor: Film biraz da seyircinin yıllar içinde yarattığı Aşkın Büyüsü kültüne cevap vermek için çekilmiş.
Sorun da tam burada başlıyor. 1998'den bu yana cadı sineması da çok değişti. The Craft, genç kadınların güç, dışlanma ve arkadaşlık ilişkilerini cadılık üzerinden anlatırken; benim de son dönem kişisel favorim Robert Eggers'ın The Witch filmi cadı figürünü din, kadınlık, cinsellik, aile ve baskı üzerinden son derece karanlık bir metafora dönüştürdü. Orijinali gerçek bir kült mertebesinde olan Luca Guadagnino'nun Suspiria yorumu ise cadılığı dans, kadın bedeni, tarih ve politik travmayla buluşturdu. Yani son otuz yıl içerisinde sinema, cadıları yalnızca büyü yapan, aşkı çözen ya da lanetleri ortadan kaldıran fantastik karakterler olmaktan çıkarıp çok daha karmaşık toplumsal ve psikolojik anlamların taşıyıcısı haline getirdi.
Aşkın Büyüsü 2 ise bütün bu değişime rağmen 1998'in kapısından içeri tekrar girmeye çalışıyor. Belki de filmin temel problemi tam olarak bu: Nostaljiyi yeniden üretmek ile geçmişin duygusunu gerçekten yeniden yaratmak aynı şey değil.
Filmin senaryosu, karakterleri ve özellikle yan hikayeleri zaman zaman bu nostaljinin ağırlığı altında eziliyor. Hikaye gereğinden fazla uzuyor, bazı karakterler yeterince derinleşemiyor ve film kendi mitolojisini büyütmeye çalışırken ilk yapımın sahip olduğu o kendiliğindenliği kaybediyor. Bu sebeple filmin en büyük avantajının hala Bullock ve Kidman arasındaki kimya olduğunu, senaryonun ise bu iki oyuncunun enerjisinin gerisinde kaldığını düşünmemiz boşuna değil.
Yani evet, Aşkın Büyüsü 2 iyi bir devam film değil. Fakat işin tuhaf tarafı, kötü bir film olmasına rağmen sıkıcı da değil. Ve bence bu ayrım önemli.
Çünkü bazı filmleri yalnızca senaryoları, yönetmenlik tercihleri, oyunculukları ve dramatik yapıları üzerinden değerlendirmek yeterli olmayabiliyor. Bazı filmlerin seyirciyle kurduğu ilişki, sinemasal başarısından bağımsız bir duygu alanına sahip. Aşkın Büyüsü 2 de tam olarak o alanda yaşıyor.
Sandra Bullock ve Nicole Kidman'ın yeniden yan yana gelmesi, filmin bütün kusurlarını görünmez hale getirmiyor elbette; ama filmin neden izlenebilir kaldığını açıklıyor.
İkisinin de artık altmış yaş sınırına yaklaşmış olması, burada özellikle konuşulmayı hak eden bir başka mesele. Hollywood'un kadın oyuncuların yaşlanmasına bakışı düşünüldüğünde, kadın yıldızların kariyerlerinin ilerleyen dönemlerinde hala filmlerin romantik, duygusal ve ticari merkezinde yer alabilmesi başlı başına önemli. Üstelik Bullock ve Kidman'ın ekranda hala son derece çekici, karizmatik ve güçlü görünmelerinden daha önemlisi, yıllar içinde yıldızlıklarının niteliğini kaybetmemiş olmaları.
İkisini birlikte gördüğünüz anda film birden başka bir enerji kazanıyor. Belki de bunun nedeni sadece Sally ve Gillian'ı özlemiş olmamız değil. Sandra Bullock ve Nicole Kidman'ın kariyerlerinin hafızamızda bıraktığı izlerin de onlarla birlikte perdeye gelmesi. Onları görmek, bir bakıma zamanın geçtiğini fark etmek; ama aynı anda bazı şeylerin hiç değişmediğini hissetmek. Ve sinema bazen tam olarak bunu yapabildiği için güzel.
Aşkın Büyüsü 2'nin merkezindeki kız kardeşlik meselesi de bu yüzden filmin en basit görünen ama en derin tarafı. Çünkü kız kardeşlik yalnızca aynı anne babadan dünyaya gelmiş iki insan arasındaki biyolojik bağ değil. Bazen hayatınız boyunca sahip olmak istediğiniz bir ilişki, bazen bir arkadaşınıza verdiğiniz başka bir isim, bazen de yetişkinlik boyunca eksikliğini hissettiğiniz bir güven duygusu.
Çocukken “keşke bir kız kardeşim olsa” diye düşünürdüm. Büyüdükçe bunun neden bu kadar güçlü bir arzu olduğunu daha iyi anladım. Çünkü insan yaş aldıkça, hayatın bize verdiği bütün ilişkilerin sonsuza kadar sürmediğini öğreniyor. Çok yakın arkadaşlıklar bitiyor, insanlar uzaklaşıyor, güven duygusu zedeleniyor, bazı ilişkiler beklenmedik biçimde hayal kırıklığına dönüşüyor. Bir noktadan sonra insan, koşulsuz bir bağın ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyor. Aşkın Büyüsü filmlerinin kadın seyircide karşılık bulmasının nedenlerinden biri de belki tam olarak bu.
Sally ve Gillian'ın ilişkisi kusursuz değil. Birbirlerinden uzaklaşıyorlar, kavga ediyorlar, birbirlerini kırıyorlar, birbirlerinin hayatına müdahale ediyorlar. Fakat bütün bunların altında değişmeyen bir şey var: Birbirlerini bırakmıyorlar. Efsane replikleri gibi; “My blood, your blood, our blood"
Bugünün Türkiye'sinde kadın dayanışmasının, kadınların birbirine yaslanabilmesinin, birbirinin hayatındaki yükü gerçekten paylaşmasının ne kadar önemli olduğu düşünüldüğünde, bu meselenin “romantik bir kız kardeşlik güzellemesi” olarak görülmemesi gerekiyor. Tam tersine, oldukça ciddi ve gerçek bir ihtiyaçtan söz ediyoruz.
Belki bu yüzden filmi bir kız kardeşle izlemek başka, kız kardeşiniz yerine koyduğunuz bir kadınla izlemek başka, küçük kızınızla izlemek bambaşka bir deneyim olabilir. Çünkü o zaman perdede gördüğünüz iki cadı değil, hayatınızda kaybetmek istemediğiniz bir bağın ihtimali oluyor.
Aşkın Büyüsü 2 başarılı bir devam filmi değil. İlk filmin neden kültleştiğini anlamak için de yeterince derine inmiyor; zaman zaman nostaljiyi hikayenin önüne koyuyor ve otuz yıl içinde değişen seyirciyle kurduğu ilişkiyi yeterince sorgulamıyor. Ama belki filmin kendisinden daha ilginç olan şey, bugün neden hala böyle bir filme ihtiyaç duyduğumuz.
Çünkü bütün teknolojik ilerlemeye rağmen insanın temel ihtiyaçları pek değişmedi. Hala sevilmek, anlaşılmak, bir yere ait olmak, birinin bizi gerçekten tanımasını ve zor zamanlarda yanımızda durmasını istiyoruz. Bütün dünyanın cebimize sığdığı bir çağda, belki de en çok kaybettiğimiz şeylerden biri birbirimizin yanında olma hali.
Bu yüzden geçmişe dönüyoruz. Eski şarkılara, eski kitaplara, eski filmlere… Ve bazen, 1998'de eleştirmenlerin pek de sevmediği bir filme bile.
Aşkın Büyüsü 2 bize yeni bir büyü öğretmiyor. Hatta zaman zaman eski büyünün formülünü fazla zorladığını hissettiriyor. Fakat Sandra Bullock ve Nicole Kidman'ı yeniden Sally ve Gillian olarak yan yana gördüğümüzde, filmin bütün kusurlarının arasından başka bir şey sızıyor: Geçmişte kalan bir zamana duyduğumuz özlem ve bugün hala ihtiyaç duyduğumuz o çok eski, çok insani yakınlık duygusu.
Belki de bu yüzden filmden çıkarken aklımızda senaryonun eksikleri değil, o iki kadının birbirine bakışı kalıyor. Ve belki gerçek büyü de burada. Dünyanın bu kadar hızlandığı, insanların birbirine ekranlar üzerinden ulaşıp yine de yalnız kaldığı bir çağda, birinin yanında gerçekten durabilmekte. Ve bütün büyüler bozulsa bile, “Ben buradayım” diyebilecek birinin hayatımızda kalmasında. Aşkın Büyüsü 2 bunu kusursuz anlatamıyor. Ama hatırlatıyor. Bazen bir filmin bize verebileceği en güzel şey de budur.