İçimdeki Yabancı
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
İçimdeki Yabancı

Ne sen o eski sen!

Yazar: Banu Bozdemir

Cannes’daki yarışmalı bölüm gösteriminde (bizde de basın gösteriminde çıkanlar oldu) izleyicilerin salonu terk ettiği, eleştirmenlerin ikiye bölündüğü Arthur Harari’nin L'Inconnue / Bilinmeyen filmi bu hafta gösterimde. İzleyiciyi zor ve sabırlı anlar beklediğini baştan söyleyeyim!

Pathé Films

Bir Düşüşün Anatomisi filminin senaristlerinden biri olarak tanıdığımız Harari’nin, kardeşi Lucas ile birlikte yazdığı Le Cas David Zimmerman çizgi romanından uyarlama olan film bir beden değişimi hikayesi ama ‘Freaky Friday’ tarzı bir eğlencesi yok, aksine kasveti ve sorgusu çok. Bilinmeyen çok gerçekçi formlarda karşılık buluyor, rahatsız edici, var oluşu tamamen yerle bir edici bir kabus gibi sunuluyor.

Film, David’i takip ediyor. David ise etrafında yaşanan değişimleri... Sonrasında babasının başlattığı projeyi devam ettirdiğini ve kuşaksal bir bakış açısıyla, babasının 1970’lerde çektiği fotoğraflara günümüzde yaşadığı değişimi, kayboluşu sorgular bir bakış açısıyla baktığını görüyoruz. Filmin bir yerlerinde karşımıza çıkan bu açıklama ise, filmin genel gidişatına doğal bir şekilde eklemleniyor.

Bilinmeyen'de adına uygun bir şekilde gizemli bir olay yaşanıyor; bir varlık diyebiliriz; cinsel ilişki sırasında diğeriyle beden değiştiriyor. David Zimmerman (Niels Scneider) bir partide Eva (Léa Seydoux) adlı bir kadınla yoğun bir cinsel ilişki yaşar, bayılır kendine geldikten sonra Eva’nın bedeninde hapsolmuş bir şekildedir. Eğer ikili arasında bir beden değişimi yaşansa bu daha anlaşılır bir hikaye olurdu ama başka bir kadının (Malia) bedeni de David’in bedeni içinde hapis kalıyor (Melia’nın da bedeni kayıp). Eva’nın kimliği ise ortalarda görünmeyen bir kayıp içerisinde, belki de çok eski bir zamana gitti, filmde binalarda gördüğümüz o değişim ve yok oluş burada insan bedeni ve enerjisinde yaşanıyor ve bedenin sadece bir taşıyıcı olduğu çok net bir biçimde anlatılıyor, sağlam durursa ayakta kalabilen cinsinden! Öte yandan bedeni ve kimliği birbirinden ayırarak, kişinin kendisini bulma konusunda yaşadığı bir meditasyona da dönüşüyor.

Film, beden değiştirmenin olası tekniğiyle ilgilenmiyor, o kısmın nasıl ve neden olduğuna pek kafa yormuyor, sadece kötü bir ruhun beden arayışı olarak yorumlanıyor çok küçük bir yerde. Film, daha çok mental olarak bu değişimin peşine düşüyor. Bir yere ait olamama duygusuna, bedenin uyumsuzlandığı, anılarına yabancılaştığı ve bunun kronik bir hale gelip yorduğu duygusuna takılı kalıyor. Bir çalıya takılı kalan kumaş gibi titriyor, arada rüzgarın etkisiyle uçup özgürlüğüne kavuşacağını düşündürtse de daha da dolanıyor o gövdeye, bedene.

Harari, bu değişim kısmını asla bir kurtuluş, başkalaşım ya da avantaj olarak sunmuyor, bedenin iflasıyla başlayan bir irade çöküşüne, kimliğin değersizleştiği bir alana çıkarıyor filmi. Bir yandan da aile kavramına çelme atma derdinde. David’in içe kapanık benliğinin altında babasının intiharı ve annesinin az iletişimi sebebiyle yaşadığı sorunlu bir bağ var. Bedenindeki Malia ise babasıyla iletişimi çok kuvvetli, sevgi dolu bir aileye sahip bir kız. Malia’yı David’in bedenine emanet ederken bir tezat oluşturuyor. Malia iki hafta sonra evlenecek olan kız kardeşinin düğününe gitmek istiyor, babasına ben Malia’yım demek istiyor, hatta diyor da. Ama filmin en trajik sahnelerinden biri yaşanıyor! Bu da filmi bir kişilik değiştirme algoritmasından çok bedeni ve kişiliği hedef alan bir anlatıya dönüştürüyor. Film karmaşık bir anlatı peşinde, tam ulaştığınızı zannettiğiniz anda başka bir yola evriliyor. Sonuçta beden değişimi arzulu bir seks sayesinde oluyor ama film işin o kısmını es geçiyor. Seks kısmı gerçekten yaşanıyor, hatta David ve Eva’nın bedeni bunu tekrar deniyor ama kontrolün başka bir yerde olduğu gerçeği filmde sürekli kol geziyor ve o ulaşılmama yolunu seçmiş. Belki de o duygu şehvet, özlem, yakınlıkla tetiklenen bir çekimdir ve yıkıcıdır.

Harari, Hitchcock seven bir yönetmen, filmde de izlerine rastlamak mümkün ama bu taklitçi bir şekilde değil, anma da değil; belki de kamerayı kullanım şekliyle, onu dışardan bir göz, bir röntgen aracı haline getirmesiyle oluyor. Filmde eril bir bakış açısı var, burada beden Eva olsa da David’in izini sürüyoruz ve bir adamın bir kadın bedenine bakışına tanıklık ediyoruz. Müzikler de depresif bir algıyla üzerimize çöküyor ve çözümü reddeden filmin seyirciyi kendi etrafında döndürmesi gibi bir sarmala sıkışıyor.

Film, bir yol seçmekle değil, çeşitli yollara girmekle ilgileniyor ve kişinin ne kadarının kendisi ettiği, kendisini oluşturduğu bakış açısı var. Bu da insanın kendi malzemesine nüfuz eden bir şeyin onu nasıl da savurup yerden yere çaldığı vurgusuyla birleşiyor. Bir yandan da Bilinmeyen, kimlik ve bedeni geride tutarak, hafıza ve onu oluşturan farkındalık üzerine kafa yormayı tercih ediyor ve bizi birbirimizle tartışmaya açık bir kafa karışıklığı içinde bırakıyor.

Daha Fazlasını Göster