Devlerin Savaşlarının Gölgesinde İnsan Kalabilmek
Yazar: Onur KırşavoğluSinema tarihi, edebiyatın devasa anıtlarını perdeye taşıma cesareti gösteren yönetmenlerin zaferleri ve büyük hezimetleriyle dolu. Hele ki söz konusu metin, Batı edebiyatının ve anlatı sanatının kurucularından Homeros’un binlerce yıllık mirası The Odyssey (Odysseia) olduğunda, bu yükün altından kalkmak herkesin harcı değil. Christopher Nolan, kariyeri boyunca zamanın büküldüğü, zihinsel dehlizlerde kaybolduğumuz karmaşık yapılar inşa ettikten sonra, bu kez rotasını antik dünyanın en büyük eve dönüş hikayesine çeviriyor. Karşımızdaki yapım, her şeyden evvel görkemli bir blockbuster. Seyir zevki tavan yapmış, sinematik gücüyle göz kamaştıran ve temposuyla izleyiciyi adeta koltuğuna çivileyen bir modern mitoloji deneyimi duruyor önümüzde. Nolan, kendi sinemasal takıntılarını bu antik destanın sularına bırakırken, ortaya hem büyüleyici hem de üzerine uzun uzadıya tartışılması gereken bir seyirlik çıkarıyor.
Universal
Filmin en büyük ve tartışmasız başarısı, kesinlikle biçimsel yönü ve onu milimetrik bir hassasiyetle destekleyen kurgusu ile temposunda yatıyor. Nolan filmlerinin o aşina olduğumuz, zamanı adeta bir enstrüman gibi kullanan ritmi, burada da kendini hissettiriyor. Süresinin epik uzunluğuna rağmen film bir an bile sarkmıyor, ritmini kaybetmiyor; aksine heyecanı sürekli diri tutan, seyirciyi sürekli uyanık kalmaya zorlayan zekice manevralarla akıp gidiyor. Bu noktada kurgunun dinamizmi, adeta denizdeki azgın dalgaların ritmini beyazperdeye taşıyor. Bir blockbuster yapımın en büyük handikabı olan "hantallaşma" tuzağına düşmeden, her sekansı bir sonrakinin yakıtı haline getirmeyi başarıyor yönetmen.
Ancak madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde, senaryo tarafının sinemaseverler ve edebiyat tutkunları arasında tatlı ama bir o kadar da hararetli bir tartışma konusu olacağını öngörmek zor değil. Homeros'un orijinal metnine, o metindeki katmanlı mitolojik derinliğe hayran olan "sadık" kitle için senaryonun biraz fazla sadeleştirilmiş, hatta törpülenmiş geleceği bir gerçek. Mitolojinin o karmaşık panteonunu, tanrıların entrikalarını ve destanın bin bir dallı budaklı yan yollarını birebir perdede görmek isteyenler aradıklarını tam anlamıyla bulamayabilirler. Ne var ki bu sadeleştirme tercihi, madalyonun diğer yüzünde sinematik bir avantaja dönüşüyor: Mitolojiye bütünüyle yabancı olan, sıfırdan başlayan seyirciler için harika, davetkar bir kapı aralıyor film. Önceden ders çalışmanıza, ansiklopedik araştırmalar yapmanıza ya da Homeros’un ağır dizelerini önceden hatmetmenize gerek kalmıyor. Nolan, tanrıların yukarıdan indirdiği o soyut gazaptan ziyade, karakterin kendi içindeki "sadeleşme" ve özünü bulma yolculuğuna odaklanmayı seçiyor. Bu da filmi, ulaşılmaz bir entelektüel fildişi kuleden indirip salonu dolduran herkesin bağ kurabileceği insani bir düzleme çekiyor.
Biçimsel açıdan ise sinema salonlarında uzun zamandır hasret kaldığımız, kusursuza yakın bir işçilik var ortada. Son yıllarda hepimizi canından bezdiren, gözlerimizi yoran o ruhsuz ve yapay CGI yorgunluğuna inat; pratik efektlerin gücünü savunan sinematografi, muazzam bir sanat yönetimi ve büyüleyici bir atmosfer tasarımıyla taçlandırılmış. Nolan’ın dijital kolaycılığa kaçmayan o eski usul sinema tutkusu, filmin görsel dünyasını bir şölene dönüştürüyor. Zaten, tam olarak deneyimleme şansımız olmasa da filmin tamamını IMAX kameralarla çekmesi ve kurguda fiziki çaba göstermesi bu açıdan ne denli hassas olduğunu daha çekim sürecinde anlamamızı sağlamıştı. Her bir kare, üzerinde günlerce kafa yorulmuş, renk paletinden ışık tercihine kadar ustaca tasarlanmış sekanslarla dolu. Başka bir filme tek başına sınıf atlatacak, onu vizyonun sıradanlığından kurtaracak türden birden fazla ihtişamlı, belleklerde yer edecek sahne ardı ardına sıralanıyor. Ne var ki, bu görsel ihtişamın yanında finalin duygusal dozu, kurulan o devasa hikayenin büyüklüğüne kıyasla bir tık sönük kalıyor ve nihai puan hanesinden maalesef kırpıyor. O büyük eve dönüş anının ve kavuşmanın getirmesi gereken o sarsıcı katarsis, görsel görkemin gölgesinde biraz aceleye getirilmiş hissi uyandırıyor.
Yine de karşımızda sadece aksiyondan, canavarlarla yapılan dövüşlerden ibaret mekanik bir macera filmi yok elbette. Film, fiziksel mücadelenin ötesine geçerek karakterin o derin, sancılı içsel yolculuğunu da asla ıskalamıyor. Odysseus’un kendi kibriyle, geçmişte yaptığı ölümcül hatalarla ve en nihayetinde bizzat kendisiyle yüzleşmesi; o ağır aydınlanma süreci perdede gayet iyi işlenmiş. Destanın ruhunda yatan o temel felsefeyi, yani "tanrısal iddialardan sıyrılıp sadece bir insan olma çabasını" Nolan çok doğru bir yerden yakalıyor. Kahramanımız dış dünyada canavarlarla, devlerle, doğaüstü güçlerle savaşırken; asıl mücadelesini kendi sınırlarıyla, egosuyla ve insani zaaflarıyla veriyor. Adım adım izlediğimiz şey, fiziksel bir yolculuktan ziyade ruhsal bir arınma sürecine dönüşüyor.
Peki, bu devasa yapımın kusurları yok mu? Elbette var. Öncelikle şunu net bir şekilde ortaya koymak gerekir: Karşımızdaki yapım, Christopher Nolan filmografisinin en iyi, en kusursuz filmi mi? Kesinlikle hayır. Yönetmenin kendi sinemasal doruklarının gerisinde kaldığı, anlatı dengesini kurarken bazı edebi incelikleri feda ettiği anlar göze çarpıyor. Homeros’un orijinal metnindeki o çok sesli anlatı yapısı, Penelope’nin sadakat imtihanının derinliği ve Telemakhos’un babasını ararken geçirdiği olgunlaşma evresi, filmin ana aksı olan Odysseus merkezli anlatıya yer açmak adına oldukça geri planda bırakılmış. Destanın o geniş coğrafyaya yayılan çok boyutlu sosyo-politik evreni, Nolan’ın kamerasında biraz daha kişisel bir hayatta kalma mücadelesine indirgenmiş durumda. Bu durum, edebi bir başyapıtın sinema diline tercüme edilirken uğradığı kaçınılmaz kayıplardan biri olarak haneye yazılıyor.
Ancak, tüm bu eksiklerine ve senaryodaki törpülemelere rağmen, "The Odyssey" sinemanın o büyüleyici, o artık evlerimize sığmayan devasa perdede izlenmesi gereken "büyüklük" hissini seyirciye sonuna kadar yaşatmayı başarıyor. Son yılların en dinamik, en akıcı ve seyri en keyifli maceralarından biriyle karşı karşıyayız. Küçük ekranların, dijital platformların sunduğu konforun ötesinde; sinema salonunun o karanlığında, devasa bir perdede ve sarsıcı bir ses tasarımı eşliğinde deneyimlenmesi gereken gerçek bir sinema olayı bu. Kusurlarıyla seveceğimiz, vizyondan çıktıktan sonra da üzerine konuşmaya devam edeceğimiz bu modern destanı mutlaka hak ettiği yerde, sinema perdesinde deneyimleyin.