Onun Şahsi Cehennemi
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
Onun Şahsi Cehennemi

Yeni Bir NWR İllüzyonu

Yazar: Onur Kırşavoğlu

Nicolas Winding Refn (ya da kendi inşa ettiği o öz-meta markasıyla NWR), uzun süren televizyon mesaisinin (Too Old to Die Young, Copenhagen Cowboy) ardından sinemaya geri döneceğini duyurduğunda, onun provokatif ve fetişist sinema diline aşina olanlar neyle karşılaşacaklarını çok iyi biliyordu. Ancak, Her Private Hell, yönetmenin yıllardır itinayla cilaladığı o hipnotik “stil maddeden üstündür” felsefesinin hem zirvesini hem de belki de en tekrara düşen tükenişini temsil ediyor. Sinema tarihinin en gösterişli, en steril ama bir o kadar da arka plana hızlıca gitmekte olan labirentlerinden birine davetlisiniz. Her Private Hell, izleyicisine tam olarak adına yakışır bir cehennem vaat ediyor; fakat bu cehennemin yakıcılığı hikayesinden değil, kibri ve geçit vermez yapısından kaynaklanıyor. Refn’in bu yeni illüzyonunda başrollerde yükselen yıldız Sophie Thatcher, Charles Melton, Havana Rose Liu, Dougray Scott, Kristine Froseth ve Diego Calva yer alıyor.

Neon

Filmin açılışı, adeta Blade Runner atmosferinde çekilmiş yüksek bütçeli bir parfüm reklamını andırıyor. Yoğun, tehlikeli ve gizemli bir sisin çevrelediği, gökdelenlerin yalnızca tepelerinin göründüğü retro-fütürist bir metropoldeyiz. Sophie Thatcher’ın muazzam bir soğukkanlılıkla hayat verdiği Elle, babası Johnny Thunders’ın gölgesinde ayakta kalmaya çalışan, kendi iç dünyasının karanlığında kaybolmuş genç bir oyuncu. Ancak hikaye, Elle’in film seti ile üvey annesi Dominique ve çevresindeki fetişize edilmiş figürlerin arasındaki psiko-dramadan ibaret değil. Filmin fonunda, deriler içindeki "Leather Man" isimli efsanevi bir katil kadınları göğüs kafeslerini yararak katletmekte; paralel düzlemde ise 1950'lerin Japonya'sında kayıp kızını arayan bir asker olan Private K, Yakuza ile kanlı bir hesaplaşmaya girişmektedir.

Refn, bu karmaşık ve sayıklamayı andıran anlatıda Mario Bava ve Dario Argento’nun giallo mirasını, Brian De Palma’nın voyörist kamerasını ve David Lynch’in mantığı reddeden kabus estetiğini aynı potada eritmeye çalışıyor. Pino Donaggio’nun imzasını taşıyan büyüleyici ve operatik müzikler, görsel atmosferi muazzam bir şekilde besliyor. Donaggio’nun besteleri olmasa, filmin o ağır aksak ve koma halindeki ritmine dayanmak neredeyse imkansız hale gelebilirdi. Refn’in Drive sonrası döneminde takındığı o “kendi evrenine aşık yönetmen” tavrına hiçbir zaman tamamen sırtımı dönmedim. Only God Forgives ve The Neon Demon gibi yapımlarda, biçimci radikalliğin arkasında tıkır tıkır işleyen bir görsel sembolizm ve cesur bir sinematik duruş vardı. Ancak, Her Private Hell’de ne yazık ki Refn’in kendi ürettiği klişelerin bir taklitçisine dönüştüğüne tanıklık ediyoruz.

Magnus Nordenhof Jønck’un görüntü yönetmenliği her ne kadar çerçeveleme açısından göz alıcı tablolar sunsa da Refn’in eski suç ortağı Rodrigo Prieto ya da Natasha Braier ile yakaladığı o organik, tekinsiz ve derinlikli neonsu dokunun gerisinde kalıyor. Işıklar parıldıyor, neo-gotik kostümler göz kamaştırıyor; fakat kameranın hareket ettiği alanlarda duygusal bir boşluk hakim. Karakterlerin birbirlerine anlamsız şiirsel tiratlar atıp "kurt gibi uludukları" o meşhur sahne gibi anlar, provokatif bir dahi çalışmasından ziyade, kendi parodisine dönüşmüş bir NWR karikatürünü andırıyor. Sophie Thatcher, filmin bu muazzam tepkisizliği ve biçimsel kibri içerisinde adeta tek başına direniyor. Saf bir masumiyetten gözü kara bir femme fatale’e evrilen Elle portresinde gösterdiği performans, izolasyon ve cinnet halini anımsatacak kadar güçlü. Ancak ne Thatcher’ın adanmışlığı ne de Charles Melton’ın vahşi karizması, senaryonun kendi etrafında dönen o amaçsız döngüsünü kırmaya yetiyor. Özellikle ilk yarım saat adapte ve entegre olmak oldukça güç. O kısmı bir şekilde atlatanlar hikaye ve atmosfere kendini kaptırabilir.

Refn sineması her zaman kutuplaştırıcı olmuştur ve Her Private Hell de Cannes gösteriminden itibaren seyirciyi tam ortadan ikiye böldü. Kimileri filmi sinemanın hipnotik ve saf görsel bir ayine dönüşmesi olarak nitelendirirken, kimileri ise hedefsiz bir narsisizm olarak yorumluyor. Bana kalırsa filmin asıl trajedisi tam da burada yatıyor: Refn, seyircisine meydan okumak ile onları tamamen hiçe saymak arasındaki o ince çizgiyi kaçırmış durumda. Yıllardır dijital platformlarda ve reklam dünyasında estetik sınırları zorlarken bile bir anlatı özü yakalayabilen yönetmen, sinemaya dönüş biletinde içi boşaltılmış bir görsel şölen sunuyor. Her Private Hell, kesinlikle bir izleme deneyimi ve gerisini önemsemezseniz keyif verecek ama salondan çıktığınızda zihninizde kalan şey bir hikaye ya da derin bir duygu değil, yalnızca loş bir odada parlayıp sönen neon ışıklarının gözünüzde bıraktığı o geçici leke oluyor. NWR cehennemi inşa etmiş ama içine koyacak ruhu tam oluşturamamış.

Daha Fazlasını Göster