Aşk ve Yaşam
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
2,5
Geçer
Aşk ve Yaşam

Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa...

Yazar: Gizem Ertürk

Bir kadın ne kadar uyum sağlarsa o kadar mı mutlu olur? Duygularını sakladığında akıllı, itiraz ettiğinde zor, kendi hayatını seçtiğinde bencil mi ilan edilir? Jane Austen, yüzyıllar önce yazdığı hikayelerde bu soruların peşine düşüyordu. Bugün hala aynı soruların etrafında dönüyorsak, belki de değişen yalnızca kadınlardan beklenenlerin kılıfı...

Focus Features

“Uysal olmak hiçbir kadına fayda sağlamadı.” Sense and Sensibility'nin bu cümlesi, romantik bir dönem hikâyesinden fazlasını vaat ediyor. Georgia Oakley’nin Daisy Edgar-Jones ve Esmé Creed-Miles’ı buluşturan yeni Sense and Sensibility uyarlaması, aşkın yanı sıra kadınların ekonomik bağımsızlığını, kardeşlik ilişkilerini ve kendi hayatları üzerinde söz sahibi olma mücadelesini yeniden gündeme getiriyor. Peki yeni film, Jane Austen’ın dünyasına gerçekten yeni bir şey söyleyebiliyor mu, yoksa bizi yalnızca çok sevdiğimiz eski bir hikayeye mi geri götürüyor?

Aşkın romantik olmayan tarafı

Austen’ın dünyasında aşk hiçbir zaman yalnızca iki insanın birbirine duyduğu hislerden ibaret değil. Babalarının ölümünün ardından ekonomik güvenceleri sarsılan Dashwood kadınları için evlilik, aynı zamanda bir gelecek ve güvenlik meselesi. Para, miras ve sınıf ilişkileri, kalbin sesini dinlemeyi bile ayrıcalığa dönüştürebiliyor.

Yeni uyarlamanın güçlü taraflarından biri, bu toplumsal gerçekliği romantizmin arkasında bırakmaması. Hikayenin merkezindeki kadınlar yalnızca aşık olup hayal kırıklığı yaşayan karakterler değil; ekonomik koşulların daralttığı bir dünyada kendilerine yer açmaya çalışan insanlar. Austen’ın bugün hala güncel olmasının nedeni de burada: Bir kadının özgürlüğü, yalnızca kimi sevdiğiyle değil, istemediği bir hayatı reddedebilme imkânıyla da ilgili.

Elinor ve Marianne Dashwood arasındaki karşıtlık da bu çerçevede anlam kazanıyor. Elinor duygularını kontrol etmeye, Marianne ise onları açıkça yaşamaya daha yakın. Biri ölçülülüğün, diğeri tutkunun temsilcisi gibi görünse de ikisi de kadınlardan beklenen davranış kalıplarıyla karşı karşıya. Duygularını gösteren kadın fazla bulunabiliyor; onları saklayan kadınsa kendi ihtiyaçlarını yok saymaya itilebiliyor.

Daisy Edgar-Jones’un Elinor’u ile Esmé Creed-Miles’ın Marianne’i arasındaki temel fark, yalnızca akıl ve duygu ayrımı değil; aynı dünyada var olmanın iki farklı yolu. Filmin kız kardeşlerin ilişkisine verdiği ağırlık, romantik hikayenin ötesine geçmesini sağlayan başlıca unsurlardan biri. Çünkü bazen bir kadının hayatındaki en belirleyici ilişki, aşık olduğu kişiyle değil, onu en iyi tanıyan başka bir kadınla kurduğu bağ olabiliyor.

Filmin kendine ait dünyası

Bu uyarlamayı önceki versiyonlardan ayıran en belirgin tercihlerden biri görsel dili. Georgia Oakley, Austen’ın dünyasını cilalı ve masalsı bir dönem atmosferi olarak sunmak yerine daha doğal, daha topraksı bir estetiğe yöneliyor. Solgun tonlar, sade kostümler, doğal ışık ve kırsalın gündelik dokusu; karakterleri kusursuz bir romantik tablonun figürleri olmaktan çıkarıp yaşadıkları dünyanın içine yerleştiriyor. İngiliz kırsalı burada yalnızca güzel bir arka plan değil, karakterlerin ruh halini ve hayatlarının değişen koşullarını taşıyan bir alan.

Bu yaklaşımın bir karşılığı var: Kadınların duygusal dünyası, yalnızca bakışlar ve diyaloglarla değil, çevreleriyle kurdukları ilişki üzerinden de okunuyor. Film, romantizmi idealize edilmiş bir geçmişin içine hapsetmek yerine hayatın daha somut, daha fiziksel tarafına yaklaştırıyor. Böylece Austen’ın karakterleri tarihsel bir döneme ait olsalar da bugünün seyircisine daha yakın, daha insani görünebiliyor.

Bence bu, uyarlamanın hakkını teslim etmemiz gereken tarafı. Tanıdık bir hikayeyi yeniden anlatırken farklı bir atmosfer kurmak ve karakterlerin dünyasını başka bir duyarlılıkla ele almak başlı başına değerli. Üstelik yönetmen Oakley’nin hikayeyi kardeşlik ilişkisine daha fazla yaslaması, kadınların birbirleriyle kurdukları bağı romantik ilişkilerin gölgesinden çıkarıyor. Ancak görsel yaklaşımın kendine özgü olması, dramatik etkinin de aynı ölçüde güçlü olduğu anlamına gelmiyor.

Austen’ı yalnızca romantik ilişkileri üzerinden okumak, onun anlatısındaki asıl gerilimi bir ölçüde geri plana itme riski taşıyor. Sense and Sensibility’nin gücü, akılla duyguyu karşı karşıya getirmesinden çok, ikisinin de kadınların hayatını belirleyen toplumsal koşullardan bağımsız olmadığını göstermesinde yatıyor. Bir kadının hislerini kontrol etmesi de tutkularının peşinden gitmesi de kendi başına özgür olduğu anlamına gelmiyor. Asıl mesele, bu seçimlerin hangi bedeller karşılığında yapılabildiği. Yeni uyarlama bu sorulara temas etse de romantik anlatının cazibesi zaman zaman onların önüne geçiyor. Oysa Austen’ı bugün hala ilginç kılan, kimin kime aşık olduğundan çok, kadınların kendi hayatları hakkında ne ölçüde söz sahibi olabildiği.

Yeni bir uyarlama, eski bir duygu

Yeni Sense and Sensibility uyarlamasını değerlendirirken Ang Lee’nin 1995 tarihli Sense and Sensibility filmini hatırlamamak zor. Bazı uyarlamalar, anlattıkları hikayenin ötesine geçerek hafızamızda özel bir yer ediniyor. Yeni film kendi görsel dilini kuruyor, kardeşlik ilişkisini öne çıkarıyor ve Austen’ın dünyasına daha doğal bir yerden bakıyor. Buna rağmen eski uyarlamanın yarattığı duygusal bütünlüğü aşmakta zorlanıyor.

Bana kalırsa filmin temel meselesi, hikayenin eskimiş olması değil; yeni yorumunun bütün unsurlarını yeterince güçlü bir duygusal deneyime dönüştürememesi. Atmosferi farklılaştırmak, karakterlere başka bir görsel dünya kurmak önemli; ancak izleyicinin onlarla kurduğu bağı derinleştirmek de gerekiyor. Filmin özgünlüğü daha çok yaklaşımında ve atmosferinde belirginleşirken duygusal etkisi aynı ölçüde kalıcı olamıyor.

Ang Lee’nin filmiyle kurduğumuz bağın bir kısmı da sinema hafızamızla ilgili. Bir filmi yalnızca hikayesiyle değil, oyuncularıyla, müziğiyle ve izlediğimiz dönemde bizde bıraktığı duyguyla hatırlıyoruz. Bu nedenle yeni uyarlamadan eski filmin aynısını beklemek haksızlık; ama yeni filmin kendi başına güçlü bir iz bırakmasını beklemek de son derece doğal.

Benim değerlendirmem şu: Sense and Sensibility, Jane Austen’ın dünyasına farklı bir görsel ve duygusal yaklaşım getiren, özellikle kardeşlik temasını öne çıkaran bir uyarlama. Ancak bu tercihler, onu Ang Lee’nin 1995 tarihli filminin önüne geçirecek ölçüde güçlü bir bütünlük yaratmıyor. İyi niyetli ve kendine ait bir tonu olan bu yorum, tanıdık hikayeye yeni bir kapı açıyor ama o kapıdan geçtikten sonra hafızada kalacak kadar derin bir iz bırakamıyor.

Aynı soruyu Wuthering Heights ya da Practical Magic 2 gibi nostalji üzerinden beklenti yaratan yapımlar için de sorabiliriz. Üstelik bu örnekler, geçmişte sevilen bir hikayeye dönmenin tek başına güçlü bir film yaratmaya yetmediğini hatırlatıyor. Zoraki bir nostalji, büyük isimlerle beslenen bir pazarlama kampanyası ve şişirilmiş bir PR balonu, sinemanın asıl meselesini bir yere kadar örtebilir. Tanıdık bir hikaye, yıldız oyuncular ve yüksek beklentiler ilk ilgiyi yaratabilir; ancak filmin kendi sözünü söyleyemediği yerde bu ilgi kolayca hayal kırıklığına dönüşür. Çünkü bir klasiği yeniden yorumlamak, yalnızca onu bugünün seyircisine yeniden pazarlamak değil neden hala anlatılmaya değer olduğunu da gösterebilmektir. Nostalji kapıyı açabilir ama içeride bizi tutacak olan, filmin kendisidir.

Mutlu son kimin ölçüsüne göre?

Sense and Sensibility'nin asıl meselesi, iki kız kardeşin kiminle evleneceğinden daha büyük. Kadınların kendi arzularıyla toplumsal beklentiler arasında nasıl sıkıştığı ve kendilerine sunulan seçenekler içinde ne kadar özgür olabildiği… Austen’ın kalıcılığı da romantizmi bu sorulardan ayrı düşünmemesinde yatıyor.

Bugün kadınların güçlenmesi üzerine konuşurken de özgürlüğü yalnızca güçlü görünmekle, her şeyin üstesinden gelmekle ya da kimseye ihtiyaç duymamakla ölçemeyiz. Özgürlük, kendi kararlarını verebilmek; gerektiğinde hayır diyebilmek ve başkalarının hayal kırıklığını göze alarak kendi hayatını seçebilmek.

Yeni Sense and Sensibility, bu soruları yeniden hatırlatırken kendi atmosferini ve kız kardeşliğe odaklanan yaklaşımını ortaya koyuyor. Fakat bir klasiği yeniden anlatmakla onu yeniden keşfetmemizi sağlamak arasında hala bir mesafe var. Bu film o mesafeyi tamamen kapatamasa da Austen’ın kadınlarının neden bugün hala konuşulmaya değer olduğunu hatırlatıyor.

Ve o cümle hala geçerliliğini koruyor: Uysal olmak hiçbir kadına fayda sağlamadı. Çünkü mesele başkalarının beklentilerine ne kadar iyi uyduğumuz değil, kendi hayatımızı ne ölçüde yaşayabildiğimiz.

Daha Fazlasını Göster