Otomatik Portakal
Ortalama puan
4,2
1255 Puanlama

194 Kullanıcı yorumları

5
53 Eleştiri
4
96 Eleştiri
3
14 Eleştiri
2
12 Eleştiri
1
4 Eleştiri
0
15 Eleştiri
Sırala
En yararlı eleştiriler En yeniler En çok eleştiri yazmış üyeler En çok takip edilen üyeler
Sevgi Ozan
Sevgi Ozan

Takipçi 4 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
3 Şubat 2022 tarihinde eklendi
MODERN ÇAĞIN KURBANI
Muhteşem Dokuzuncu,
“Tanrı ne ister? Tanrı iyiliği mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi?”
İnsanlık durumlarında seçimimizin dışında zorlandığımız her türlü eylem, fikir ve benzeri tutumlar, toplum yararına ve kötülüğü önlemek adına yapılır. Burada mevcut durumların meydana getirdiği olguların tamamı ise, dayatmanın meşruluğu ile ortaya çıkan zorbalıktan başka bir şey değildir. Toplum ve iktidar genel-geçer yaşamın meşruluğunu ilan etmek adına, genel olan için “temsili iyilik” dediğimiz ideal tipi yaratır. Bu ideal tip, hayatın içindeki belli belirsiz seçimlerinin iradesine sahip değildir. Ancak toplum tarafından güdülenerek birtakım değişimlere uğrayabilir. Bu değişimler ki toplumun iyiliği adına yapılan eylemlerin sonuçları gereği yıkıcı bir etki yaratmaktadır.
Bireyin salt kendi tercihiyle eylemde bulunmasına izin vermeyen “ısrarlı iyilik dayatması” toplum yararına kötülüğün temellerini atmaktadır. Meşru iktidar, biçtiği töresel değerin doğruluğunu kabul ettirmek adına seçimin kendisine doğrudan bir hamle yaparak bireyi saf dışı bırakır. Karşımıza çıkan bu özgür seçim sorunu da bizi başka türlü yollara sevk etmektedir. Bu yolların başında, bireyin kendi seçimiyle karar verdiği herhangi bir tutum ve davranışta içsel yasayı mı yoksa dışarıdan bir yasayı mı gözettiğini incelememiz gerekmektedir. Toplum yasaları ve deneyimle gelen tüm öğrenmeler, sınırlandırılmış bireyin içsel yasasına başvurmasına sürekli engel olmaktadır.
Bireyin karşılaştığı bu engeller, önceden belirlenmiş durumların müdahalesiyle ahlaki ilke olan vicdan kavramına ket vurulmasına da neden olur. Tüm bu ket vurmalar, samimiyetsiz ve vicdansız kalmış modern çağ kurbanlarının önüne geçilmez biricik kaderi olacaktır.
Sıkıcı tanımlara başvurmamak gerekirse kısa bir örnekle, bi dolu iyilik tantanasına hevesli olanlar için tıpkı karınca yığınlarının kutbun sert rüzgârlarında dahi kışa saklayamayacağı yiyecekleri taşıması gibi kararmış iyiliklerin seçilmiş ilkeleriyle çöküşe hazırlanıyor. İyiliğin felaketiyle süslenmiş geniş duvarlar, yaratılışın kutsalına küfür ederek bir başka tanrı olmayı ilan ediyor kendince!
“İyilik seçilen bir şey olmaktan çıkınca insan seçim yapamaz hale gelir ve insanlıktan çıkar.” Bu demektir ki Tanrıyı ancak vicdanla kavrayabilen insanın içsel yasasına karşı gelmesi, insanı Tanrıdan da uzaklaştırır. Tanrıdan uzaklaşan insan, Tanrının parçasından aldığı ussal ve içsel koşullanmalarını arkasını dönerek, bir daha yeşermeyecek tohumlarını kızgın ateşte başıboş bırakmış olur. Vazgeçilmiş özgürlük ve seçim tanrıdan da kaçarak seçimsizler dünyasını ortasında tedirgin gözlerle çevrili kala kalmıştır.
İsa’dan bu yana gelip gelmiş olan kutsal söz şöyle der: “Eğer ki biri sana tokat atarsa öbür yanağını çevir”. Bu kutsal sözler, modern çağ kurbanı olan her bireyin genelin iyiliği adına vermeyeceği veya feda edemeyeceği ne bir yoksulluğu ne de çürümeye yüz tutmuş bir bedenin olamayacağını da kanıtlar. Genelin iyiliği adına yapılan birkaç yoksul, kimsesiz ve fabrikayla çevrelenmiş bireylerin cansız bedenlerinin tuhaf alkışların arkasına gizlenmiş, yalancı mutluluğuyla iyilik övgüleri dört bir yanda yankılanmaktadır.
“İyi bir insan çokta hoş olmayabilir, hatta iyi bir insan olmak korkunç olabilir”. Bu söylem Otomatik Portakal adlı romanda geçen seçimsiz iyilik kavramının altını çizerek, üstünde kafa yormamızı gerektiren salt iyiliğin koşullarını bize yeniden hatırlatıyor.
Koşullanmış iyilik problemi, bireyin ruhsal durumunda özgür seçimlerine karışarak iyiliği bulandırmış, kötülüğü ise yüzeye çıkarmıştır. Yüzyıllardır aşkınsal ve ideal iyilik ereğinin üst insana atfetmiş olduğu değerler, aklın sınırlarıyla modern dünyada yeniden üretilmiştir. Kant’ın ödev ahlakına baktığımızda; iyilik probleminin hem birey hem de toplum içinde uzlaşmaz bir gerilimle sürüp gittiğini görmekteyiz.
Birey bir eylemde bulunurken maksimiyle evrensel ahlak yasası arasında bir uyum yakalamak zorundadır. “Öyle eyle ki eyleminin dayandığı maksim evrensel olsun.” Bu uyarıcı ve yönlendirici evrensel ahlak ilkesi, koşulların gerektirdiği her durumda, her bireyin aynı eylemi gerçekleştirmesi anlamına gelmektedir. Fakat karşımıza çıkan, toplumsal ahlakın yararına yönelik seçimsiz iyilik Kant’ın evrensel yasasıyla örtüşmemektedir. Çünkü Kant’ın ahlak yasası, bireyin içten bir istençle eylemde bulunarak dışsal olanla kendine yeni bir biçim kazandırmasını buyurur. Bu biçim ki bireyin zorlayıcı iyilik ilkelerine başvurmaksızın sentezleşmiş yasalarla dışarıdan belirlenemez eylemlerde bulunmasına sebep olur. Böyle bir yasa sonucu yapılan tüm eylemler, kötülüğün ortaya çıkışı ve öğrenilmesinde temel kaynağın sorunlarını tespit edilmesinde yardımcı olabilir. Tüm bunlardan elde ettiğimiz sonuçlara göre, yapay bir baskı mekanizması ve toplum yararı geri planda kalmaktadır.
Tanrı’nın buyruğu ve kutsal birliktelikle kişi kendi başına vicdani ahlak yasasına uyarak iyiye eğilim göstermektedir. Bu doğrultuda eyleme dahi geçmeden önce kötülüğü, zorbalığı, şiddeti ve aykırı olanı zihninden, dilinden geçirmesini önceden engellemiş olacaktır. İyiliği ve kötülüğü öğrenen beden için de aynı durum söz konusudur. Sakınılan eylemin birey tarafından istenmesi kötülüğün öğrenilmesinde ve yaygınlaşmasına neden olan koşulları da beraberinde getirir.
Fakat karşı karşıya kalınan iyiliğe zorlama eylemi, bizi şiddetin ve suçun olmadığı bir toplumla ödüllendirmek yerine; insanın yaratılışı gereği içinde filizlenen vicdanının tüketilip yitirildiği soysuzlaşmış bir topluluğu meydana getirir. İyiliğin gerçekleşmesi, bir iktidar eliyle ya da övgülü konuşmalarla değil de ancak salt iyilikle ruhun ve bedenin uyumuyla gerçekleşen, içten antlaşmaların doruğunda yüceltilebilir ya da sürdürülebilirdir.
Kişinin içten gelen hakikati, doğası gereği iyi ya da kötü olsun maskesi düşürülmüş hayatını yeniden sorgulamak isteyecektir. Kötülüğün iradesi göz ardı edilmezse eğer başkaldırının tohumlarını da ekebilir.
Kendi dışındaki yasaların içinden çıkmak için başvuran birey, yıkım sürecinde kötülükle yüz yüze gelir ve bu kötülük varoluşsal problemi olan huzursuzluğunu alt edebilir. Bağlantısızlığıyla isyan eden birey yeniden doğuşun kapılarını aralayabilir. Eylemdeki sadeliğin, iyilik ve kötülüğün ikilikleri üzerine kurulmuş, modern çağın kurbanları tıpkı Platon’un Mağara Alegorisindeki gibi perdeli, bulanık ve yer değiştirmiş yüzlerin maskeleridir. Modern olmaktan kaçamayan modern birey, fabrika renklerinin değişmesiyle oluşan yükümlü hapishaneler ve yatalak hastanelerin etrafına çevrelenmiş, insan yığınlarını iyileştirmek adına bitimsiz intihara sürüklenir. Tek tip kurbanların gelecek nesillere miras bırakıldığı yerle bir edilmiş insanlık “uygarlığın huzursuzluğuyla” baş başa bırakılır. Henüz hastalığa yakalanmamış olan ruhları ve bedenleri toplumun çılgın kalabalığındaki kahkahalarıyla delirterek, aklı ve vicdanı sürgüne gönderiyor.
Bilinçli kötülüğün kusursuzluğu, bilinçsiz iyiliğin aksaklığı, eylemler fırtınasını kasırgaların içinden geçiriyor. Alkışların çevrelenmesiyle iyiliğe zorlanan vicdansız bedenlerin kaderi, tanrısız toplumun değiştirilemez buyruğudur.
Yakın ölüm, dayanılmaz suçların göbeğinde kan kırmızı sabahların izlendiği suları bulandırıyor. Ardı arkasına gelen kusmalar, tek çare olarak mutlu ölüm… Vücudun kendi şiddetini onayladığı fakat bir başkasına çevrilen kötü niyetin izleri nöronlarında bile titreşmesine izin vermemektedir. Sıska bedenciklerin, kötülük fikrinin seçimlerine karar verememesi dahi modern hayatın kaderinin mahkûmiyetinden gelir. Kazanılan iyilik, kötülüğün defedilmesiyle karmaşık ilişkileri beraberinde getiriyor. Kendi içinde büyük çatışmalara maruz kalan modern birey, iyilik ve kötülük eğilimlerini iç muhakemeye başvurmamaksızın hali hazırda doğrudan kabul etmek zorunda kalır. İrade ve vicdan artık bu dünya için olanaklı değildir.
Kaderlerin Tanrı elinden alındığı yaşam, son modaya uygun giyinen beyaz gömlekli siyah takımlık uygarlığın parmaklarında, çürümüş portakallarıyla oynuyor!
Seçim, istenç, akıl ve vicdan bu kavramların uyumunun getirdiği ahlaki ilkelerin eski kalıntıları, artık modern dünyanın yıkık betonlarında gömülüdür. Tek tipli üretim malları haline gelen, gençlik-yaşlılık, gelenek-görenek biçimlerindeki bu sualsiz iyilik İsa’nın çarmıha gerilmesiyle düz bir çizgide aklandı. Suçuna ortak olarak, ahlaki seçimler yapabilen şaşırtıcı fikirleri de yüzeye çıkmamak üzere suda boğdu... Bedenlerin akışını sağlayan su suçla, ruhların asil ve iyilikle dolup taştığı akıl ise şiddetle yıkandı. Tecavüz, şiddet ve hırsızlık gibi alkış, ıslık ve övgülerle çevrelenmiş tüm bu suçlar maalesef dokunulmaz milletvekilleri gibidir. Kökenlerine indiğimizde ise, soysuzlaşmış son moda çağ yöntemlerinden konuşalım öyleyse!
Durdurulamaz arzu ve şehvetin önüne geçmek için, katilin ya da suçlunun kafasını uçurmak; uçkurların bilimsel şırıngalarla alaşağı edildiği fikrine kapılarak, kötülüğün yok edilişinin yanılgısıyla, iyilik söylemleri dört bir yanda aptal kutusundan haykırılıyor! Suçsuz dünyanın sırıtan katillerinin kefaretini ödemek zorunda kalan, modern çağın kurtarıcıları İsa’nın havarilerinden çıkar.
Dünya yurttaşlığının savunucuları olan beyaz yakalılar, siyah takımlık Gucci’leriyle davalarının haklarını veriyor! Kutsallaşan İsa’nın yan sanayileri Çin mallarıyla kaplanmış metallerini özgürlük adına kadeh kaldırıyor! Parıldıyor elbiseliler, daha şık son moda yakalılar, koparıyor kıyameti barış adına, her şey insanlığın, toplumun refahı ve düzenin selameti için…
Alkış tufanı dört bir yanda ve şakşakçılar beyazlar içinde. Ah modern çağın kurbanı, celladı ve hırsız katili olan yoksul suçlular. Kimin iyi kimin kötü olduğu henüz belirsiz olmasına rağmen yoksulun yakasına yapışmış suç ensesinden konuşmaya başlar. Der ki suç yalnız senin eserindir yoksulluk! Peki, kim karar verecek suç ya da suçlunun kimin üstünde kalacağına? Tek bir uzun elin insanlığı çepeçevre kavrayışıyla tespit edilebilir mi? Yoksulluk baş gösterene suç koşulsuz aktarılır.
Otomatik yazgısını sürdüren değişimli iktidar, iyiliğin savunucusu ve suçun karşısındadır daima! Toplumun onayından geçmiş eylemler dışında nefes alamayan birey, insan olma hali dışına taştığı her an itibariyle bir sabun köpüğü gibi sulara karışarak yok olup gidecektir.
Modern mekanizmaları çalıştıran ve durduran şatafatlı budalalık, arka sokakların kanalizasyon çukurlarında değil şehrin tam da göbeğinde boy gösteriyor! Kafasını bir başka yana çevirmeyi bile akıl edemeyen karınca sürüleri gibi “sadece iyilik yapan küçük makineleriz biz”. Otomatik Portakal adlı yapıtın hem kitabında hem de sahnede izleyiciyle buluşmuş halinde, bize apaçık bir çağrıyı henüz başımıza gelmeden önce göstermek istiyor. Amaçlanan fikir, edim ve tavır gençliğin çevikliğinin arkasında gelen kötülüğü yakalama ve onunla bir olma arzusu yüzyıllardan beri nasıl da pekiştiğini gözler önüne seriyor. Bu arzunun karşında tiksinti duyulan zorunlu iyilik eski yüceliğini kaybederek, bıkkın bireyin gençliğinden kaçacaktır.
Modern yaşlı birey ise, bu hareketliliğin ve canlılığın sönükleşmesiyle, başkaldırma cesaretini artık kendinde bulamaz. Zorunlu iyiliğin etrafında bir avcının avını gözetlemesi gibi, genel iyiliği çevreler kıskaçlı toplum.
Beyazlı bastona kavuşan yaşlılık, kötülüğü arzu etmek ya da iyiliği seçme fikrine kapılsa, bir zaman sonra toplum dahi izin verse bu seçime maalesef ki etin başkaldırısı tarafından doğrudan engellenecektir. Ta ki soluğu tükenene dek... Özlemlerin gençliğin durdurulamaz öngörüsüzlüğüyle çakıştığı, seçimsiz eylemlerin kötülüğün arzusuyla yanıp tutuştuğu mahrum bırakılmış özgürlük, yaşlılıkta tek bir çırpıda alt edildi.
Filmin son sahnesi, bir kötü bakış ve ilerisinde zorba isteklerin ayyuka çıkartıldığı izlenimini uyandırırken; kitabın son kısmında ise tüm bu çabalarından zaferle aklanmış gençliğin son umudu, modern dünyanın seçimsiz, süslü hayallerine özlem duymaktan ibaret olacaktır.
Bahadır Yılmaz
Bahadır Yılmaz

5 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
8 Nisan 2020 tarihinde eklendi
harika bir dilm alex'in iç dünyasını düşüncelerini çok iyi işliyor ve stanley kubrıck,francis ford coppola dan sonra en sevdiğim yönetmenoldu resmen izlediğim en iyi 2. film
sinema
1 ziyaretçi
5,0
9 Ağustos 2012 tarihinde eklendi
Kitaptan uyarlanmış bir kara mizah örneği. Ailelerin içindeki şiddetten, cinsellikten ötürü çocuklarının görmeyi çok istemesine rağmen engel çıktıkları ilginç psikolojik traji-komedi. Bazı sahnelerde şiddetin ve cinselliğin aşırıya kaçtığı sınırı aştığı bir gerçek ama anca gerçek insanların başka insanlara çektirdiği acı, zarar sınır tanımazlık bu şekilde anlatılabilirdi. Kötü bir espri anlayışı olan serserinin acımasız hayatı gibi bir şey karşımızdaki. Kendi çetesini kuran Alex savunmasız, masum insanlara zarar veriyor. Yaptığı işkencelerde günümüzden birçok olay örneği bulabilirsiniz. İnsanın içindeki şiddeti arzulayan küçük canavarı anlatıyor film. Ama sonrasında film değişiyor başka bir renk oluyor. Psikolojik durumlar çıkıyor. Birisini şiddetin kötülüğünü anlatmak için kendi yaptığı şiddeti gözleri sonuna kadar açık halde izletmek kadar iyi bir yöntem var mı? Karakterimizin yaptığı işkencelerin benzerini gördüğü zaman midesi bulanıyor, bağırıyor durmasını istiyor, beynine bir duvar örülüyor sanki. Tabii bütün bunların sonrasında görüş açısı ters köşe. Seçme hakkını kaybetmiştir artık iyi ile kötü arasındaki kararı kendisi veremez sadece beynindeki düşünce duvarı her zaman iyiyi gösterir. Ama seçim hakkını kaybedince insanlığını kaybetmiştir. Kült yapım anlatmak istedikleriyle, bir yandan kargaşa, işkence ve şiddetin arasından ışıldayan kapkara mizahıyla insanın psikolojisini iyi bir şekilde ele alan yapım.
no-one-2
no-one-2

84 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
1 Temmuz 2011 tarihinde eklendi
Mükemmel açılış sekansından itibaren özgün şiddet sahneleri,dramatik yapısı,sistem eleştirisi ve tabiki müzikleriyle muhteşem bir film.
MojoRising
MojoRising

Takipçi 380 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
1 Temmuz 2011 tarihinde eklendi
Anthony Burgess'ın romanından üstad Kubrick tarafından uyarlanmış mükemmel bir film.
Kendisine sinemaseverim diyen herkes mutlaka izlemeli. Sistem ve toplum eleştirisi bu kadar mı güzel anlatılabilir.
Film hakkında analiz yapsam saatler sürer, siz en iyisi filmi izleyin, ardından internetten film hakkında yapılan binlerce analizden bakabildiğiniz kadarına göz atın.
Sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisi olan ''Otomatik Portakal'' ve aynı adlı kitabını araştıran, sorgulayan herkese tavsiye ederim.
İyi seyirler.
aysenure
aysenure

Takipçi 3 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
26 Ocak 2011 tarihinde eklendi
Benim başyapıtım. Kıskanıyorum herkesden bu filmi.
Ugur Tazegül
Ugur Tazegül

Takipçi 672 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
1 Kasım 2011 tarihinde eklendi
uğur tazegül..................tolga taze24@hotmail.comfilm hakkındaki yorumumOtomatik Portakal bugüne kadar hakkında en çok konuşulan filmler listesinde ilk ona girebileceklerden biri. Hatta imdb ye göre tarihin en tehlikeli 25 filminden bir tanesi. Anthony Burgessin Otomatik Portakal adlı romanından uyarlanan film, içerdiği birçok cesur sahne ya da şiddet gösterileri şeklinde yorumlanan çekimleri ile o kadar çok tartışıldı ki, bazen eleştiriler yönetmenin dehasının ya da filmin asıl söyleminin önüne geçebildi. Eleştiriler kimi zaman haklı olsa da, film aslında o dönemin marjinal ruhunu yansıtıyordu. 1999 yılında kaybettiğimiz, Hollywoodun görüp görebileceği en büyük auteurlerden biri olan Stanley Kubrick tarafından çekilen film, ABDnin; daha doğrusu tüm dünyanın kabuk değiştirdiği bir döneme rast geliyordu. 1971 gibi gençlik hareketlerinin ve radikal bakış açılarının yükseldiği tarihsel bir kesitte, Kubrick de dönemin ruhunu yakalayarak oldukça cesur bir üslup benimsedi: Kendinden hiç ödün vermeyerek sinema tarihinin en şiddetli ve en yıkıcı film örneklerinden birini yönetti.Böylesi bir giriş fazla 'hızlı' bulunabilir: Ancak filmi izlememiş ya da hakkında henüz yorum okumamış izleyiciler için ufak bir dipnotla başlamak, filmin sadece bir şiddet gösterisi olduğunu ya da şiddeti estetize ettiğini belirten eleştilerin önyargısını engellemek amacını taşıyor. Otomotik Portakalın başrol koltuğunda tek başına şiddet değil, onun eleştirisi de oturuyor: Bu kimi zaman bir sokak çetesinin nedensiz bir şekilde gerçekleştirdiği şiddet, kimi zaman da devlet eliyle sistematik bir şekilde yerine getirilen şiddet olsun; Otomatik Portakal merkezine hep şiddetin eleştirisini alıyor. Ancak film ben eleştiri yapıyorum diye kartlarını açık oynamadığından birçok eleştirmenin kafasını karıştırıyor. Unuttukları nokta eleştiriyi Kubrickin yapıyor oluşu: Alaysı, üstü örtük, kimi zaman sinik ama her zaman izleyiciyi zorlayan, rahatsız ve hatta şok edici..Post-Endüstriyel Bir Toplumdan Siyah Beyaz Enstanteneler (!)Otomatik Portakal İngilterede, ileriki bir tarihte, sanayi sonrası bir uygarlığın distopik manzaralar sunan dünyasında geçiyor. Ancak distopik dememize bakmayın, bu dünya isminin çağrıştırdığı gibi kara değil. Tam aksine bembeyaz, herşey aseptik süreçlerden geçirilmiş ve hijyen kazanmış. Bu kadar beyaz ve temiz bir dünyaya siyahını veren ise gece karanlıkta ortaya çıkan ahlakı bozuk, hiçbir kurala ve inanca bağlı olmayan sokak çeteleri. Tıpkı Doktor Jeykıllın Mr. Hydea dönüşmesi gibi gündüz bir saat gibi işleyen sistemin içinden geceleri korkunç sokak çeteleri çıkıyor. Masum insanlara hiç olmadık şekillerde ve durduk yere, nedensizce uygulanan şiddet bu son derece gelişmiş toplumun ve tıkır tıkır işleyen sistemin üstüne kara bulutlar gibi çöküyor.İşte bu şiddet uygulayıcılarından biri de başını Alexin (Malcolm McDowell) çektiği sokak çetesi. Her gece gittikleri barda bıçaklı süt adını verdikleri beyaz içkilerini içtikten sonra, 19. yüzyılın ilerici burjuvalarının korkunç parodisini yansıtan beyaz kostümleri ile sokağa çıkıp 'o günün talihlisini' arıyorlar. Onların ayak seslerini duyanlar birer birer evlerine kaçışıyor, sokak kapılarını kilitliyor, kepenklerini sımsıkı örtüyor ve sıcak sarı odalarında televizyonlarını izleyerek sokaktaki gerçeklikten kendilerini soyutladıklarını düşünüyorlar. Halbuki yarınki talihli onlar olabilir, Alexin bastonunun kimin kafasına ineceği hiç belli olmaz. Bu kimi zaman oldukça yaşlı bir sokak insanı oluyor, kimi zaman bir kadın ve hatta bir çocuk. Nefes alan herhangi bir canlı Alex ve çetesinin şiddet uygulaması için yeterli.Gördüğümüz en marjinal anti-kahramanlardan biri olan Alexin kendisine örnek aldığı şahsiyet ise modernitenin yine en marjinal isimlerinden biri olan Ludwig Beethoven. Bu dahi müzisyenin kendi döneminde bir çılgın sayılması dışında Alex ile arasında bir benzerlik kurmak çok zor. Ama filmlerinde müziğe çok önem veren ve müziği anlatısının en önemli bileşenlerinden biri haline getiren Kubrickin Beethovenı kitaptakinin aksine bu denli vurgulaması tesadüf olmasa gerek. Modernitenin ve proje olarak modern değerlerin bir simgesi konumunda olan Beethoven, belki de Alexin çelişkilerle dolu kişiliğini tamamlayan en önemli ipucu. Alex özgürlük,eşitlik ve kardeşlik söyleminin savunucusu Beethovenın tersine döndürülmüş hali gibi. Hümanitenin, ahlaki değerlerin ve kodların tam karşı kutbunda yer alan, daha doğru bir deyişle herhangi bir kutupta yer almayıp oyununu kaygan zeminde sahneleyen Alex, Beethovenı tutkuyla dinliyor. Onu dinlerken kendinden geçiyor, kapalı gözlerinin ardında gördükleri ise kanlı dövüşmeler, ırza geçişler, kıyımlar.. Hatta Alex Beethoven ile girdiği bu 'gündüz düşleri'ni, geceleri masumların kabusları olarak gerçekleştiriyor. Filmin en çok tartışılan sekanslarından biri olan ünlü tecavüz sahnesinde Alex ve çetesi Beethovenın Kardeşliğe Çağrı-Dokuzuncu Senfonisi eşliğinde bir kadına tecavüz ediyorlar. Slow motion çekimlerle beraber müziğin senkronizasyonu ve görüntünün içeriği, bu sahnenin çoğu kişi tarafından şiddetin estetiği olarak yorumlanmasına yol açmıştı. Daha çok Antonin Artaudnun vahşet tiyarosundaki bir oyunu andıran bu sekans bütün olarak Kubrick filmografisini ele aldığımızda anlam kazanıyor. Üstat Kubrick, birbirinden zıt öğeleri aynı sahne içinde kullanarak izleyiciyi olaydan yabancılaştırıyor, hem de eşine az rastlanır bir ironi yaratıyor. Kubrick cinsellik ve şiddet gibi insanın varoluşundan itibaren içinde taşıdığı içgüdüleri sorgulayarak, bu temalar üzerinden gerçekleştirdiği ironinin tüm filmin ruhuna işlemesini sağlıyor .Şiddet Devletin Ellerinde...Sokaklara şiddet saçan, gecelerin korkulu rüyası bu çetede de işler her zaman yolunda gitmiyor. Aslında filmin doruk noktası sayılacak yazarın evine yapılan ziyaret (!) sahnesi çetenin içindeki çözülmelerin de başlangıcı gibi. Kendisi ile ilgilenmek üzere atanan sosyal görevliyi ve ailesini 'uslu durduğu' yalanları ile kandıran ancak günlerini seks ve şiddetle geçiren Alex bir gece arkadaşları ile şehir dışındaki bir evin kapılarına dayanır. Bastıkları evde 'Otomatik Portakal' isimli kitabın yazarı Alexander (Patrick Magee) ve eşi (Adrienne Corri) yaşamaktadır. Yazarı çok kötü bir şekilde döven çete kadına tecavüz eder. Hatta Alexin eline geçirdiği Beethoven heykelciği ile kadının peşinden koşma sahnesi manidardır. O ana kadar böylesi hümanist bir müziği dinleyen Alex için taşıdığımız o minnacık ümit parçası dağılıp gider. Beethoven Alexin elinde sadizme özgü fantastik bir şiddet aracı haline gelir.O günden sonra çete içindeki rüştünü üspatladığını düşünen Alex, kendi arkadaşlarına da emirler yağdırmaya ve onları aşağılamaya başlar. Ancak çetenin diğer elemanları buna katlanamayacaklardır. Pete, Georgie ve Aptalof üçlüsü Alexin karşısına dikilir ve Alex önderliğinde uyguladıkları şiddeti şimdi bizzat Alexe yöneltirler. Eski çetesinden sıkı bir dayak yiyen Alexin talihi tersine dönmeye başlar. Daha önceki kurbanları ile de karşılaşan Alex çocuğundan yaşlısına tartaklanır ve dövülür. Bu durum eski şiddet kurbanlarının Alexten aldıkları intikam gibi gözükse de, aslında Kubrickin derdi başkadır. Sanayi sonrasının gelişmiş toplumunda şiddet herkesin içine işlemiştir.Olayların tamamen Alexin aleyhine değişmesi sonucu, o güne kadar yasadan hep paçasını kurtaran Alex cezaevine düşer. Hapisten bir an önce çıkmayı planlayan Alex iyi çocuk rolünü oynamaya başlar. Tanıştığı rahibi kendisinin uslandığı konusunda ikna etmeye çalışan Alexin aklında ise hep şiddet hayalleri vardır. Elinde kutsal kitap İncil ile dine döndüğü düşünülen Alex, o sırada İsanın nasıl da kanlı bir şekilde çarmıha gerildiğini düşünürek kendinden geçiyordur. Hapis Alex gibiler için kesinlikle bir ıslah yeri değildir. Hapisten çıkacakları gün yine şiddet yüklenmiş bir şekilde sokaklara geri döneceklerdir. Sistemin bu konudaki açmazını bilen devlet görevlileri de artık taktik değiştirmiştir. Toplumun içinde bir ur gibi büyüyen bu şiddet yanlısı suçluları hapishanelere sokup çıkarmak, herhangi bir sonuç getirmez. Sorunu temelden çözmeye niyetli olan devlet, hapsetmek yoluyla değil, suçluları 'topluma kazandırmak' yoluyla ehlileştirmeye çalışacaktır. Ancak devletin bu programı henüz plan aşamasındadır ve uygulamaya konulması için bir deneğe ihtiyaç vardır.Hapishaneden ne olursa olsun çıkmayı kafasına koymuş Alex, yeni geliştirilen iyileşme programına katılmaya aday olur. Program hakkında hiçbir bilgisi olmayan Alex, programı geliştirenler için biçilmiş kaftandır. Alex bu şiddetten tiksindirme operasyonunda savaş, toplu kıyım, tecavüz, dövüş gibi her türlü şiddet öğesini içeren sahneleri izleyeceğini düşünüp sevinirken, birbiri ardına gelen bu insanın başını döndürücü sahneler (verilen ilaçların etkisiyle) onun gibi bir şiddet tutkununu bile rahatsız edecektir. Alexin bağlandığı mekanizmada gözünü bile kırpmadan izlemek zorunda kaldığı görüntüleri kullanarak Kubrick terapiye izleyiciyi de dahil eder. Alex ile özdeşleşmemiz daha önce mümkün değilken, gördüğü bu işkence ile Alexin yavaş yavaş bir kurbana dönüştüğüne tanıklık eder ve onun konumundan terapiye ortak ediliriz. Şiddet artık devletin tekelindedir ve işkenceyi en doğal hakkıymışçasına uygular.Alex, programı başarıyla tamamlayınca özgür bırakılır, ancak hiçbir şey hayalini kurduğu gibi olmaz. Çıkar çıkmaz şiddet uygulamayı düşleyen Alexin, artık en küçük bir şiddet sahnesinde midesi bulanır, kusmaya başlar ve hastalanır. Ayrıca dışarıya çıktığında yaşayacağı tek şok bu değildir. Ailesi oğullarını unutmayı seçmiş ve kendilerine Alexin yerine bir oğul edinmiştir. Kendisini döven ve ispiyonlayan eski çete arkadaşları artık birer polistir. Şiddet güdülerini artık resmi yollardan tatmin etmektedirler. Bu arada karısı tecavüz olayından sonra ölen yazar Alexander da Alexin peşindedir. Sanki geçmişindeki herkes ona karşı birleşmiş, müttefik kuvvetler olarak taaruza hazırlanmaktadır. Alex ise kendisini savunma aracından yoksun bırakılmıştır, kendisini savunmaya çalışsa dahi hastalanmaktadır. Sonuçta onu arayan yazar Alexi bir yerde kıstırır, onu kaçırır ve intikamını almaya çalışır. Ancak Alex kendisini savunamaz ve bu aciz durumuna daha fazla katlanamaz; çareyi kaçırıldığı evin penceresinden atlamakta bulur.Gözlerini açtığı hastanede başkan dahil büyük devlet görevlileri baş ucunda uyanmasını beklemektedir. Sistem bir kez daha çuvallamıştır. Şiddeti engelleme yolunda yapılan girişim bir kez daha başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Alexin vücudu tiksindirme terapisinden temizlenmiş, eski haline kavuşturulmuştur. O artık devlet görevlilerinin elini sıkmak için yarışa girdiği, basının fotoğraflamak için canhıraş ettiği bir kahraman olmuştur. Ve yeniden sokaklara çıkmaya hazırdır.Otomatik portakalın orijinal ismi 'clockwork orange' İngilizcedeki 'queer as a clockwork orange' deyiminden geliyor. Görülebilecek en tuhaf davranışları sergileyen ve başkaları tarafından yönlendirilen kişi anlamında kullanılan bu deyim, belki de Alexin kişiliğinin özünü oluşturuyor: Otomatikleşmiş bir canlı, makineleşmiş insan. Anthony Burgess totaliter bir rejimi anlattığı romanında makineleşmiş insanı komünist toplumlar için bir imge olarak kullanıyordu. Ancak Kubrick bu imgeyi aynen alarak totaliter rejimi post kapitalist bir tüketim toplumu olan gelecekteki İngilterenin topraklarına yerleştirdi. Elbetteki Kubrickin seçimi oldukça bilinçli bir tercih ancak tersi de olsa sonuç onun için değişmez. Her sistem kendi şiddet metodlarını ve araçlarını geliştirecek. Çünkü her sistem insanlar tarafından yaratılmakta ve insanlar varolduğu sürece şiddet de varolacak. Şiddetin her insanda varolan bir içgüdü olduğunu varsayarken bile Kubrick onun yine de en ilkel yanımızı teşkil ettiğinin altını çiziyor. Ama şiddeti nihai olarak nasıl ortadan kaldıracağımıza dair bir çözüm getirmiyor ve getirmek de zaten onun işi değil. Filmi izlediğimizde özgürlüğümüzü yitirmemiz pahasına vazgeçemediğimiz şiddetin bizim genlerimize işlemiş bir kod olduğunu düşünebiliriz ancak filmin genel düşüncesi özgürlüğümüzün ancak 'seçimlerle' gerçekleşen bir süreç olduğunu vurguluyor. Bu yüzden Louis Bunuelin sözlerine kulak vermeden geçmemek gerek: 'Otomatik Portakal yeni favorim. Hakkında olumsuz çok şey duymuştum. Ama izledikten sonra fark ettim ki, modern dünyanın gerçekte ne olduğunu gösteren tek film bu..'
sea159
sea159

7 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
14 Şubat 2010 tarihinde eklendi
kitabı mükemmeldir okuyun derim (anthony burgess)
overdoses
overdoses

8 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
13 Aralık 2009 tarihinde eklendi
Başyapıt.Sanat eseri.Muhteşem.

Bu filmle alakalı iki yorum olabilir, ya yukarıdaki yorum yada " uf cok iğrençti 15 dk dayanamadım."

Herkes izlemeli.
ozzy-badd
ozzy-badd

Takipçi 831 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
2 Ağustos 2011 tarihinde eklendi
'Mükemmelliyetçi' bir adamin , mükemmel filmi ... 5/5 ...
yilmazlatife
yilmazlatife

2 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
23 Ekim 2009 tarihinde eklendi
Film bittikten sonra stanley kubrick in ölmüş olmasına gercekten üzüleceksiniz.
sharpei95
sharpei95

12 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
19 Eylül 2009 tarihinde eklendi
süper bir film.bir başyapıt.klasik ve sanatsal öğeli kült bir film.ilk izlediğinizde biraz sıkıcı gelebilir ama sonra zevkle izleyeceksiniz ve ara sıra canınız izlemek isteyecek.harikaydı.verdiği mesaj,göndermeler...
alba42
alba42

Takipçi 333 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
8 Ağustos 2009 tarihinde eklendi
Ana ilgi alanları tecavüz, aşırı şiddet ve beethoven olan genç bir adamın maceraları olabilmek' diyen eşsiz bir Stanley kubrick başyapıtı.
emre25521991
emre25521991

18 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
16 Haziran 2009 tarihinde eklendi
Bu filmi anlamayan insanlar kesinlikle popüler sinemanın esiri olmuş insanlar.Bence tam anlamıyla bir başyapıt zerre falsosu yok.Bir insanın iç dünyasını ve geçirdiği değişim sonrası olaylara bakış açısını anlatan bir film10/10
gordeslideniro
gordeslideniro

Takipçi 130 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
26 Nisan 2009 tarihinde eklendi
Stanley Kubrickten kesinlikle bir başyapıt. Tecavüz-adam öldürme - gasp - para çalmak gibi birbirinden pis işlere bürünen dört sokak çetesinin liderinin başından geçen hikayeyi konu edinen film belki de Kubrickin yapmış olduğu en iyi roman uyarlaması. Sisteme ve toplum yapısına getirdiği eleştirisel yaklaşımlarıyla sıradışı bir film. Şiddet ve şiddetin toplumsallaşması üzerine kurulu bir kült.queer as a clockwork orange deyişinden alıyor ismini. Bu deyiş olabilecek en garip davranışları ve özellikleri barındıran kişiler için kullanılıyormuş. Portakalın organikliği insanlığı temsil ederken, otomatik kelimesi de makineleşmeyi anlatıyor diyebiliriz; yani makineleşmiş bir insanı.Yazar Antony Burges kitabında şöyle der:'Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum'
Daha Fazlasını Göster
  • En son Beyazperde eleştirileri
  • En İyi Filmler
  • Basın Puanlarına Göre En İyi Filmler