Kripton'da Güneş Çarpması
Yazar: Onur KırşavoğluGeçtiğimiz yıl James Gunn’ın vizyonuyla perdeyi açan yeni Superman, sinemaya o çok özlediğimiz naif, aydınlık ve umut dolu optimist bakışı geri getirmişti. İçimizi ısıtan bir ilk adımdı. Tabii ki Hollywood’un büyük yapım çarkları, bu taze evrenin ikinci tuğlasını koyarken hemen "zıt kutup" teorisine sığındı. Karşımızda, Tom King ve Bilquis Evely’nin o muazzam çizgi romanı Woman of Tomorrow’dan uyarlanan, yönetmen koltuğunda ise I, Tonya ve Cruella ile rüştünü ispatlamış Craig Gillespie’nin oturduğu bir Supergirl var. Başlıca rollerde ise Milly Alcock, Eve Ridley, David Corenswet, Matthias Schoenaerts ve Diarmaid Murtagh yer alıyor.
Kağıt üzerinde her şey çok mantıklı, hatta heyecan verici duruyor. Kara Zor-El, kuzeni Clark Kent gibi Kansas’ın huzurlu mısır tarlalarında büyümedi. O, gezegeninin yok oluşunu gözleriyle gördü; halkının radyasyon zehirlenmesiyle eriyişine şahit oldu. İçinde devasa bir hayatta kalma suçluluğu taşıyor. Nitekim film, Milly Alcock’un canlandırdığı Kara’yı galaksinin kuytu bir köşesinde, kırmızı güneş altında sarhoş olup zihninden kaçmaya çalışırken bulduğunda sinema salonunda heyecanlanıyorsunuz. Üzerinde Blondie tişörtü, yüzünde Courtney Love esintili bir "bana ne" ifadesiyle bu melankolik ve sinik ton, süper kahraman sineması için harika bir giriş kapısı.
Gelgelelim, bu parlak giriş filmin görebileceği en yüksek zirve olarak kalıyor. Karşımızdaki yapım kesinlikle sıkıcı değil, hakkını yemeyelim. Genç yaştaki izleyicilerin, o pop-corn sinemasıyla büyüyen jenerasyonun bir an bile gözünü kırpmadan, patlamış mısırını yiyerek eğlenebileceği bir tempo var. Uzay gemileri uçuyor, Krypto adında devasa bir süper-köpek ortalıkta geziniyor, Lobo rolünde Jason Momoa az görünse de ortama kaos ve eğlence katıyor. Ancak sinemadan birazcık hikaye anlatımı, birazcık görsel vizyon bekleyen bizler için Supergirl, arkasındaki çarkları fazla gıcırdayan, ne olmak istediğine bir türlü karar veremeyen kararsız bir yapıma dönüşüyor.
Filmin asıl hikaye motoru, babasının katili olan uzay korsanı Krem’den intikam almak isteyen küçük Ruthye’nin Kara’dan yardım istemesiyle çalışıyor. Krypto’nun zehirlenmesiyle bir panzehir yarışı başlıyor ve film adeta uzayda geçen bir True Grit westernine evriliyor. İlk yarım saatteki klasik süper kahraman girişlerini sevmeyenler de bu western/post-apokaliptik havayı sonradan yükselen dramatik yapıyı bağırlarına basacaklar. Çizgi romanda Bilquis Evely’nin o psikedelik, rengarenk ve büyüleyici çizgileriyle nefes alan bu evren, Craig Gillespie’nin ellerinde dijital bir hapishaneye dönüşmüş. Cruella’da Londra sokaklarına harika bir punk estetiği giydiren yönetmen, burada LED ekranların (Volume teknolojisinin) ve gri tonların arkasına saklanmış. Karşımızda, beş yıl önceki Marvel filmlerinden arta kalmış gibi duran, görsel olarak son derece düz, derinliksiz ve estetik açıdan tembel bir galaksi var. Kara’nın o ikonik mavi-kırmızı kostümünü bile filmin büyük bölümünde post-apokaliptik bir motorcu ceketi uğruna göremiyoruz.
Senaryonun tüm eğlenceye hizmet etme dışında sorunu ise kimin hikayesini anlatacağını bilemeyişi. Ya da o dengeyi kuramaması. Metin, duygusal odağı Kara’nın travmasına dikmek isterken, anlatı motorunu tamamen Ruthye’nin jenerik intikam öyküsüne bağlıyor. Hal böyle olunca Supergirl, kendi adını taşıyan filmde uzun süre sadece genç bir kızın peşinden sürüklenen, olaylara pasif şekilde reaksiyon veren bir gözlemciye dönüşüyor. Bu da hayranları üzebilir. Kötü adam cephesinde de aynı dengesizlik var. Momoa renk katarken, Matthias Schoenaerts sağlam bir aktör olmasına rağmen karakterine alan açılmaması nedeniyle "kötü adam pelerini" dışında yapacak hiçbir şeyi olmadan ekran süresini dolduruyor. Film, uzay korsanları gibi son derece karanlık sulara da göz kırpıyor ama "13 yaş sınırı" (PG-13) prangasına takıldığı için bu karanlığın etrafında sürekli sakar danslar etmek zorunda kalıyor.
Kara, sarı bir güneşin altındayken bu korsan ordusunu saliseler içinde yok edebilecek güçteyken, sırf olay uzasın diye yazılan o zorlama tuzaklar ve kırmızı güneş senaryoları filmin inandırıcılığını tamamen baltalıyor. Bir de tabii ki o meşhur "Ortak Evren" kurma çabalarının yarattığı gürültü var. David Corenswet’in Superman’i akıl hocalığı yapmak için birkaç sahnede görünüyor; tamam, sempatik sahneler ama tamamen başka bir filme aitler. Araya sıkıştırılan alakasız pop-punk şarkıları ve gelecekteki filmlere göz kırpan referanslar, tam da karakterle baş başa kalacağımız o güzel, sessiz anları bıçak gibi kesiyor. Milly Alcock, bu enkazın içindeki en büyük kazanç. Ekranı kaplayan o vahşi, yırtıcı aurasıyla, kendisine hiçbir gerçek karakter gelişimi sunmayan senaryoya rağmen karakteri ayakta tutmak için yırtınıyor. Filmin başında nasıl öfkeli ve yönsüzse, sonunda da öyle kalıyor; çünkü senaryo onu bir yere taşımıyor. Uzun lafın kısası; Supergirl sonunda gençler ve türün hayranları salondan mutlu ayrılabilir, film akıp gidiyor ve asla sıkmıyor ama sinema salonundan çıktığınızda damağınızda kalan tat, bir punk konseri değil, milyar dolarlık bir oyuncak markasının iyi cilalanmış reklam kampanyasından fazlası olamıyor.