Modi: Deliliğin Kanadında Üç Gün
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
Modi: Deliliğin Kanadında Üç Gün

Gözler kalbin kilididir

Yazar: Banu Bozdemir

1997 yılında çektiği çok da başarılı olmayan The Brave filminden bu yana ilk defa film yöneten Johnny Depp, İtalyan ressam ve heykeltıraş olan ve yaşadığı dönemde çok az tanınan Modigliani’nin Paris’te geçirdiği çileli üç günü anlatıyor. 1900’lerin çılgın ama varoluşsal atmosferinde, ana akım sanat motiflerine aykırı duran, gözleri çok küçük çizen, modelle fiziksel bir benzerlik yakalamaktan çok onun iç dünyasının özünü yakalamayı amaçlayan Modigliani, sevgilisi Beatrice’in de dediği gibi hayatı yakalamaktan çok, ölümden kaçan bir hayatın kollarında yaşıyor ve 34 yaşında hastalanarak veda ediyor! Bu arada sanatçının ‘Modi’ olarak anıldığını çok az kişinin bildiğini de ekleyelim.

San Sebastian Film Festivali’nde yarışma dışı gösterilen ve Depp’in bir önceki filminden daha ilgi çektiği aşikar olan Modi: Deliliğin Kanadında Üç Gün, aslında Dennis McIntyre’in 1979 tarihli oyunundan uyarlama. Filmde ünlü sanat koleksiyoneri Maurice Gangnat’ı tek sahnelik kısa ama etkili bir şekilde canlandıran Al Pacino için düşünülmüş Modi rolü bir zamanlar. Ama filmle bağı koleksiyoner olarak sınırlı kalmış. Modi rolünde İtalyan yıldız Riccardo Scamarcio, role karizmatik bir anlam katmayı başarıyor! 

Projenin arka planına bakmaya devam ettikçe Modigliani hakkında yapılmış iki film daha var. Jacques Becker’in 1958 yılında yönettiği ve ressamın ölümünden önceki bir yılı anlattığı film Montparnasse 19. (1919 yılına atıfta bulunuyor) Bir diğeri de 2004 yılında çekilen Modigliani. O da 1910-1920’li yıllar arasında bakıyor ressamın çalkantılı hayatına. Gerçi Gangnat, Modi için sen ressam değil heykeltıraşsın diyor ama Modi’nin filmin sonundaki savruluşuna bakarsak bu iddiayı, tüm sanatını reddediyor hatta yok ediyor! 

Filmin derdi büyük, aslında tüm eleştiri mekanizmalarını hedef aldığını söyleyebiliriz, buna yazarlar da dahil. Kızgınlığını, anlaşılmazlığın verdiği sancıyı yazar sevgilisi Beatrice’den de çıkarıyor kimi zaman, üretenin kendisi olduğunu haykırıyor. Ama filmde de eleştirilecek noktalar var, çoğu zaman film yerinde sayıyor, Modi’nin sanatçı arkadaşları Chaim Sautine ve Maurice Utrillo ile yaşadıkları tekrarlı, karikatürize ve yorucu anlatımlara dönüşüyor.

Filmin senaryosuna imza atan Kromolowski çifti tarihsel bir gerçekliğin peşinde koşmaktan çok, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında kalmış bir sanatçının çıkış yolu arayan ruh halini anlatıyor ve bunu yaparken de daha çok geleneksel bir akışa bırakıyorlar senaryoyu. Filmin açılışı ve oradaki karikatürize bir dalga geçiş Charlie Chaplin’e kadar uzanıyor. Cafedeburjuva müşterilere bulaşıp, masaların üzerinde kaçmaya çalışması ve renkli camı kırarak dışarıya uçması ve sonrasında polisten kaçması hızlandırılmış bir sessiz film komedisi olarako yılların ruhunu yakalama isteğini gösteriyor Depp’in.

Bu formül yeni değil ama filme oturan ve o dönemin ruhunu yakalayan değişik bir gösteriye dönüşüyor. Sevgilisi Beatrice Hastings’in (Antonia Desplat) portresini yaparken ona dokunduğu, ona sarıldığı anların tuvalde karşılık bulan fırça darbeleriyle ifade edilmesi de filmin güzel yansımaları. Onun dışında ölümün pençesinde, ondan kaçmaya çalışan, çocukluğuna, savaşa dair travmalarla mücadele eden ve bunu yaparken de sanatının değerini anlatmaya çalışan bir adamın bohem hayatın kollarındaki çırpınışı biraz abartılı bir şekilde yansıyor, eski ve klişe havası filmin yakasını bırakmıyor.Bazı halüsinasyon sahneleri çok iyi özellikle de savaşa bağlananlar, bazıları filmin genel havasını yakalamaktan uzaklaşırken filme üstenci bir havada katıyor.

Film gösterişli bir dönem filmi, oyuncu kadrosu da iyi. Filmin eski, klişe bir havası var, bu bir yandan iyi geliyor, bir yandan delilik ve deha arasında daha şaşırtıcı bir karışım bekliyorsunuz, bir yandan da daha heyecan verici şeyler yapılabilir miydi diye düşündürtüyor ama son sahne yine de mükemmel bir kurguyla üzerimize eğiliyor!  

Daha Fazlasını Göster