Oak Caddesi'nin Sonu
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
2,5
Geçer
Oak Caddesi'nin Sonu

Oak Caddesi’nde 80’ler Soslu Dinozor Macerası

Yazar: Gizem Ertürk

David Robert Mitchell’ın sinemasıyla ilk ciddi karşılaşmamız, dünya prömiyerini 2014 Cannes Film Festivali’nde yapan Peşimdeki Şeytan (It Follows) ile olmuştu. Benim de çok sevdiğim film, korkuyu karanlık köşelerden fırlayan yaratıklara değil, ağır ağır yaklaşan ve asla vazgeçmeyen bir tehdide teslim ediyordu. Mitchell, gündelik hayatın içine yerleştirdiği o tekinsizlik duygusuyla yalnızca başarılı bir korku filmi çekmemiş, ardından gelecek pek çok yapıma da yeni bir yol açmıştı. Görünürde basit olan fikri güçlü bir atmosfer, gençlik kaygıları ve giderek büyüyen bir paranoya hissiyle beslemişti.

TME Film

2018’de gelen Gölün Altında (Under the Silver Lake), aynı etkiyi yaratmasa da Mitchell’ın türler arasında dolaşmaktan ve seyircinin önündeki zemini kayganlaştırmaktan hoşlanan bir yönetmen olduğunu gösteriyordu. Yönetmenin uzun bir aranın ardından çektiği Oak Caddesi’nin Sonu (The End of Oak Street) ise rotayı bir kez daha değiştiriyor. Bu kez karşımızda saf korkudan ziyade bilimkurgu, gerilim, aile draması ve komediyi aynı banliyö bahçesinde buluşturan; 1980’lerin büyük seyirlik sinemasına göz kırpan gösterişli ve eğlenceli bir macera var.

Geçmişi Neden Bu Kadar Özlüyoruz?

Son yıllarda 1980’lerde geçen ya da dönemin ruhundan beslenen yapımların bu kadar sevilmesi tesadüf değil. Stranger Things bunun en görünür örneklerinden biri olsa da nostalji dalgası çok daha geniş bir alana yayılıyor. Bisikletleriyle mahallede dolaşan çocuklar, telsizler, atari salonları, kasetçalarlar, plaklar, banliyö evleri ve aile sofraları… Bütün bunlar artık yalnızca bir dönemin dekoru değil; bugünün sürekli çevrimiçi hayatına karşı kurulmuş küçük bir kaçış alanı gibi.

Belki de 1980’leri özlerken aslında o yılların kendisinden çok, teknolojinin hayatımıza bugünkü kadar hükmetmediği zaman fikrini seviyoruz. İnsanların aynı odada oturup farklı ekranlara gömülmediği, arkadaşların çevrimiçi oyunlarda değil gerçekten aynı masanın etrafında buluştuğu, ailece mangal yapmanın bir Instagram hikayesine dönüşmeden yaşanabildiği günleri… Bir kitabın sayfaları arasında kaybolmayı, baştan sona albüm dinlemeyi, ulaşılmaz olabilmenin hala mümkün sayıldığı bir hayatı…

Elbette bu, geçmişin kusursuz olduğu anlamına gelmiyor. Sinema zaten çoğu zaman geçmişi olduğu gibi değil, hatırlamak istediğimiz biçimiyle yeniden kuruyor. Oak Caddesi’nin Sonu da 1980’leri tarihsel bir gerçeklikten çok renkleri, müzikleri, kostümleri ve sinema hafızasıyla birlikte kullanıyor. Sonra da o güvenli nostalji balonunun içine dinozorları bırakıyor.

Bildiğim tüm hayatlar paramparça…

1980’lerde geçen filmin merkezinde iki çocuklu Platt ailesi var. Denise ve Greg’in evliliği ciddi bir krizin eşiğinde. Sık sık tartışıyor, ayrılma ihtimalini artık yüksek sesle düşünmeye başlıyorlar. Ergenlik çağındaki çocukları Audrey ve Brian ise kendi sosyal çevrelerinde yaşadıkları sorunlarla uğraşırken anne ve babalarının arasındaki çatlağın da giderek büyüdüğünü hissediyor.

Tam aile parçalanmanın eşiğine gelmişken, kozmik bir olay Oak Caddesi’ni sıradan banliyö hayatından koparıp tamamen bilinmeyen bir yere taşıyor. Tanıdıkları çevre bir anda tarih öncesi bir dünyaya dönüşüyor; mahallenin sakinliği dev yılanlara, dinozorlara ve nesli çoktan tükenmiş canlılara bırakılıyor. Platt ailesinin artık boşanma konuşmalarından daha acil bir gündemi var: Hayatta kalmak.

Film böylece oldukça tanıdık ama hala işlevini koruyan bir dramatik düzenek kuruyor. Birbirinden uzaklaşan aile bireylerini aynı felaketin içine atıyor ve onları, gündelik hayatta kuramadıkları bağı ölüm kalım mücadelesinin ortasında yeniden kurmaya zorluyor. Yani dışarıdaki canavarlar büyüdükçe evin içindeki meseleler de görünür hale geliyor.

Bu yönüyle film, ani bir felaket karşısında birbirine tutunmak zorunda kalan aileleri anlatan Poltergeist ve Sessiz Bir Yer gibi yapımlarla akrabalık kuruyor. Yakın zamanda izlediğimiz Son Ev de benzer biçimde kapalı bir aile düzenini bilinmeyen bir tehditle karşı karşıya getiriyordu. Bu filmlerin sürükleyiciliği yalnızca “Kurtulabilecekler mi?” sorusundan gelmiyor. Asıl merak ettiğimiz, hayat normale dönse bile bu insanların artık aynı kişiler olarak kalıp kalamayacağı.

Anne Hathaway her yerde, Ewan McGregor her zamanki gibi özel

Anne Hathaway’i bu yıl o kadar çok yapımda gördük ki oyuncu, adeta “Çocuğum doğmadan yetiştirebildiğim kadar film yetiştireyim” demiş gibi. Hamileliğiyle kırmızı halılarda boy gösterdiği bu yoğun dönemde kariyerinin en hareketli yıllarından birini yaşıyor. Ancak bu görünürlük, performansının etkisini azaltmıyor. Hathaway, Denise’i yalnızca ailesini korumaya çalışan fedakar bir anne olarak oynamıyor; öfkesi, kırgınlığı ve sıkışmışlığı olan gerçek bir karaktere dönüştürüyor.

Ewan McGregor ise benim için her zaman özel bir aktör. En sıradan görünen karakterin içine bile kırılganlık, mizah ve beklenmedik bir sıcaklık yerleştirebiliyor. Greg’in hem aile babası olmaya çalışan hem de kendi korkularıyla baş etmekte zorlanan halini, karakteri karikatürleştirmeden taşıyor. Hathaway ile McGregor arasındaki kimya filmin en güçlü taraflarından biri. Gerçekten uzun süredir evli, birbirlerini hala seven ama artık aynı dili konuşmakta zorlanan bir çift olduklarına kolayca inanıyoruz.

Audrey ve Brian’ı canlandıran Maisy Stella ile Christian Convery de yetişkin oyuncuların gölgesinde kalmıyor. Özellikle çocukların, ebeveynlerinin kendilerinden sakladığı gerçekleri zaten çoktan sezmiş olmaları filme duygusal bir ağırlık kazandırıyor. Çünkü çocuklar çoğu aile filminde sanıldığından çok daha fazlasını görür; yalnızca gördüklerini nasıl adlandıracaklarını bilemezler.

Spielberg’in arka bahçesinde dolaşmak

Fantastik öğeleri korku, gerilim ve komediyle harmanlarken sıcak karakterlerden vazgeçmeyen bu sinema anlayışının en önemli isimlerinden biri kuşkusuz Steven Spielberg. David Robert Mitchell ve filmin yapımcılarından J.J. Abrams’ın çocukluk sinema hafızasında da bu filmlerin büyük bir yer kapladığını hissetmek zor değil. Oak Caddesi’nin Sonu, kimi anlarda Spielberg sinemasının arka bahçesinde neşeyle dolaşıyor; fakat Mitchell’ın tekinsiz mizahı ve korku refleksleri sayesinde bütünüyle taklide dönüşmüyor.

1993’te Jurassic Park ile sinema tarihinin en unutulmaz dinozorlarını yaratan Spielberg, seyirciye yalnızca teknik bir gösteri sunmamıştı. Dinozorların gerçekten orada olduğuna inanmış, aynı anda hem büyülenmiş hem de koltuğumuza biraz daha gömülmüştük. Aradan geçen onca yıla rağmen dinozor filmlerinin hala dönüp dolaşıp Jurassic Park ile karşılaştırılması boşuna değil.

Oak Caddesi’nin Sonu'nun en keyifli numarası, tarih öncesi tehlikeyi uzak bir adaya ya da özel olarak kurulmuş bir parka hapsetmemesi. Dinozorları doğrudan banliyöye, verandaların, salonların ve tüylü halıların üzerine getiriyor. Böylece bildiğimiz aile evi bir anda hayatta kalma parkuruna dönüşüyor. Dev yılan ve farklı dinozor türlerinde kullanılan efektler de hikâyenin ihtiyaç duyduğu inandırıcılığı büyük ölçüde sağlıyor. Film, yaratıkları uzun süre saklamak yerine onları aksiyonun parçası haline getiriyor; sert, şaşırtıcı ve zaman zaman kahkaha attıran karşılaşmalar yaratıyor.

Mitchell’ın korku sinemasından gelen deneyimi özellikle gerilimi yükselttiği sahnelerde hissediliyor. Bir kapının ardında ne olduğunu tahmin etmeye çalıştığımız ya da karakterlerin tehlikenin ne kadar yakınında bulunduğunu bildiğimiz anlarda Peşimdeki Şeytan'daki sabırlı tehdit duygusu kısa süreliğine geri dönüyor. Ancak yönetmen bu kez seyirciyi uzun süre huzursuz bırakmak yerine gerilimi mizah ve macerayla boşaltmayı tercih ediyor.

Müzik, filmin gizli zaman makinesi

Filmin 1980’ler atmosferini yalnızca dekorlar ve kostümler taşımıyor. Soundtrack, dönemi yeniden kuran en güçlü unsurlardan biri. Steve Winwood’un “Valerie”si ve Roxy Music’in “More Than This”i gibi parçalar, nostaljiyi sadece kulağa hoş gelen bir süs olarak kullanmıyor; karakterlerin duygularına ve sahnelerin ritmine yerleşiyor.

Michael Giacchino’nun bestelediği müzikler ise filmin macera duygusunu büyütüyor. Giacchino kimi anlarda John Williams geleneğine doğru belirgin biçimde yaklaşsa da filmin duygusal geçişlerini de başarıyla taşıyor. Büyük yaratıkların, kozmik bilinmezliğin ve aile içindeki küçük kırılmaların aynı hikâyede birbirini boğmadan var olabilmesinde müziğin önemli bir payı var. Soundtrack’i filmin özellikle beğendiğim taraflarından biri oldu; görüntülerin arkasında kalmıyor, hikayenin temposunu doğrudan belirliyor.

Kusursuz değil ama çok eğlenceli

Oak Caddesi’nin Sonu, sinemada daha önce hiç görmediğimiz fikirlerden oluşan bir film değil. Aile krizini fantastik bir felaket üzerinden onarmaya çalışan hikayesi tanıdık, Spielberg etkisi son derece görünür, bazı duygusal durakları da önceden tahmin etmek mümkün. Fakat film bunun farkında ve bütün enerjisini “yeni görünmek” için harcamak yerine elindeki malzemeyi ne kadar keyifli kullanabileceğine odaklanıyor.

En önemlisi de gösterinin ortasında karakterlerini unutmuyor. Dinozorlar, dev yılanlar ve kozmik felaket ne kadar büyürse büyüsün hikayenin kalbinde birbirlerine söyleyemedikleri şeylerin ağırlığını taşıyan dört kişi var. Bazı dramatik sürprizler de filmin ilk bakışta göründüğünden biraz daha duygulu ve karanlık bir yere ulaşmasını sağlıyor.

David Robert Mitchell, Peşimdeki Şeytan ile bizi peşimizden ağır ağır gelen bir kabusla tanıştırmıştı. Bu kez tehdit ağır ağır yaklaşmıyor; bahçeye dalıyor, kapıyı kırıyor ve salonun ortasına kadar geliyor. Yönetmen de korku sinemasındaki maharetini büyük bütçeli bir yaz macerasının enerjisiyle birleştiriyor.

Sonuç olarak Oak Caddesi’nin Sonu, çok büyük beklentiler yüklenmeden, yalnızca eğlenceli bir “Saturday night popcorn movie” izlemek isteyenler için biçilmiş kaftan. Anne Hathaway ile Ewan McGregor’un harika uyumu, sürükleyici aksiyonu, başarılı efektleri ve özellikle müzikleriyle iki saatliğine seyirciyi 1980’lerin sinema salonlarına ışınlıyor.

Daha Fazlasını Göster