Sonsuza Dek
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
2,5
Geçer
Sonsuza Dek

Salondan Çıkana Dek!

Yazar: Onur Kırşavoğlu

David Freyne’in A24 destekli yeni filmi "Eternity" (Sonsuza Dek), Toronto’da prömiyer yapan ve ülkemiz sinemalarına teşrif eden bir “öte-dünya” romansı. Senaryoda Patrick Cunnane’la birlikte Freyne imzası var. Başrollerde ise Elizabeth Olsen, Miles Teller ve Callum Turner yer alıyor. Filmin çıkış fikri basit ama kışkırtıcı: Öbür tarafta, ruhlara sonsuzluğu geçirecekleri yeri seçmek için sadece bir hafta veriliyor, Joan (Olsen) ise genç yaşta kaybettiği ilk aşkı Luke (Turner) ve ömrünü paylaştığı Larry (Teller) arasında bir seçim yapmak durumunda kalıyor. Son yıllarda karşımıza çok çıkan iki aşk arasında kalmışlık ya da geçmişin izleri temalı romantik/romantik komedi filmlerinin bir yenisi daha. Bu kez hikaye büyük bir farkla öte dünyada geçiyor ve ikinci şans orada geliyor.

A24

Freyne’in kurduğu evren keyifli bir seyir amacıyla salonlara gidenlere iyi gelecektir. “Junction” adı verilen öte-dünya istasyonu; art-deco ve retro-fütürist dokuların yan yana geldiği, bürokratik bir karargah. Canlı renklerin olduğu ve sürekli bir hareketin yaşandığı duygusal bir bekleme salonu da diyebiliriz. Bu tercihlerin ana sebeplerinden biri “sonsuzluk” ya da öte dünya gibi ağır ve kimileri için korkutucu olan bir kavramı tatlı bir tedirginliğe çeviriyor. Aynı zamanda “ölümden sonra hayat” klişesine saplanmaktan kurtarıyor. "Eternity", metafiziği felsefe dersi gibi anlatmıyor, duygusal ve eğlenceli bir prosedür gibi işliyor.

Olsen, Freyne’in dünyasında bir “karar makinesi” değil, hafızanın kırıklarıyla konuşan bir kahraman. Joan’ın Luke’la sahneleri gençlik mitine yaslanıyor. Yarım kalan, kusursuz sandığımız hatıralar… Larry ile karşılaşmaları ise “gündelik” denen o mütevazı, çiziklerle dolu sevginin ağırlığını hatırlatıyor. Larry karakterinde kendi yetersizlikleriyle barışamayan ama bağ kurmanın gramerini bilen bir adam var. Turner ise idealize edilmiş bir portre çiziyor ve içte kalmışlık hissini yaratıyor. Bu ikili performans, Joan’ı aşk üçgeninin etik merkezi haline getiriyor. Kime aşıksın değil, hangi hayatı seçiyorsun? Sorusunu sorduruyor. Nedense son yıllarda (Past Lives, Materalists) farklı ülkeler ve türlerde bu konu fazla işlenir oldu. Dijital dünyanın ve sahte ilişkilerinin bol olduğu dönemde gerçek aşkın ne olduğunu ve neyi seçmemiz gerektiğini vurgulamak yönetmenler için önemli hale dönüştü. "Eternity", benzerlerine göre zayıf bir yerde duruyor. Atmosfer kurma konusunda bazı izleyicileri memnun edebilir ama bir sonraki manevranın tahmin edilebildiği, sığ ve klişelerle dolu bir senaryo mevcut. Hal böyle olunca da “tatlı bir romantizm” izleyip, salondan çıktıktan sonra filmi izle unut kategorisine dahil edip yola devam etmemiz olası. Yani büyük bir çoğunluk bunu yaşayacaktır. Ancak, hemen herkesin sıkılmadan zaman geçireceği de aşikar. Finalin biraz fazla uzaması dışında temposu kabul edilebilir düzeyde.

Freyne’in en güçlü yanı bahsettiğim üzere dünyasını kurma becerisi. Açmak gerekirse; “Junction” sadece bir dekor değil, karar veremeyenlerin psikolojisini temsil ediyor. Koridorlar uzadıkça, bekleme odaları çoğaldıkça, seyirci fark etmeden Joan’ın zihnindeki gediklere giriyor. İnce dokunuşlar, kayıt memurlarının yarı-tanrısal kayıtsızlığı, birbiriyle çelişen sonsuzluk paketleri, filmi hem komik hem duygu yüklü kılıyor. Mizah, varoluşu yumuşatmak için değil, seçimin ağırlığını görünür kılmak için senaryoya eşlik ediyor. Yine de kusurları görmezden gelmek güç. Final bloğunda, film kendi parlak fikrinin mimarisine hayran kalıp duygusal ritmi uzatıyor. Final bölümü bitti dedikçe yeni bir hareket üretiyor. Evet, sonsuzluk kararı, hiçbir zaman hızla verilebilecek bir karar değil ve bu hareketler bilinçle oluşturulmuş ama izleyici, yeterli bağı kurduktan sonra süre uzadıkça homurdanmaya ve uzaklaşmaya başlayacak.

Son tahlilde "Eternity", “öte-dünya” alt türünü neşeyle parlatarak, aşkın siyah-beyaz fotoğrafı ile evliliğin solmuş renkleri arasında seçim yaptıran ve eğlenceli de olabilen bir aşk filmi. Freyne’in tercihi, seyirciyi kiminle mutlu olurum sorusundan çok, kim olmak isterim sorusuna yaklaştıracak. İki saatliğine belki hiç canınız sıkılmayacak ve kendinizi de sorgularken bulacaksınız ama salondan çıktıktan sonra bu film hafızanızda fazla bir yer tutmayacak.

Daha Fazlasını Göster