Türkiye’nin en köklü ve prestijli sinema etkinliklerinden biri olan Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, bu yıl 33. kez kapılarını açmaya hazırlanırken festivalin en dinamik ve geleceğe dönük yüzü olan Çukurova Altın Koza Akademi de beşinci yaşını kutluyor. 20'den fazla üniversiteden gelen 200'e yakın genç sinemacıyı sektörün usta isimleriyle buluşturan Akademi; Ferzan Özpetek masterclass'ından yapay zeka panellerine, kültür mirası restorasyonlarından yeni nesil teknoloji atölyelerine kadar son derece zengin ve tamamen ücretsiz bir içerik sunuyor. Festivalin başlamasına sayılı günler kala, İstanbul Arel Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Çukurova Altın Koza Akademi Direktörü Akın Kılıç ile bir araya geldik; Akademi'nin genç sinemacılara açtığı kapıları, sektörün sert gerçeklerini ve sinemanın dönüşen geleceğini konuştuk.
Akın Kılıç
Çukurova Altın Koza Akademi bu yıl beşinci yaşını kutluyor ve 20’den fazla üniversiteden 200’e yakın sinema öğrencisini ağırlamaya hazırlanıyor. Geriye dönüp baktığınızda, Akademi'nin genç sinemacılar ile sektör arasında kurduğu bu köprünün bugünkü konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çukurova Altın Koza Akademi’yi ilk kurduğumuzda temel meselemiz aslında çok basitti: Akademik sinema eğitimi ile sinema sektörünün birbirinden bu kadar uzak durmasını doğru bulmuyorduk. Sinema, televizyon, radyo ve görsel-işitsel iletişimin diğer alanlarında eğitim alan bir öğrencinin, yalnızca dersliklerde ve akademik kaynaklar üzerinden yetişmesinin yeterli olmadığını düşünüyorum. Her ne kadar bu durumu bir genellemeye sığdırmak doğru olmasa da tüm eğitimini bu alanda almış ve yine bu alanda çalışan bir akademisyen olarak bu durumun görmezden gelinemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü bu alanlar, aynı zamanda deneyimle, karşılaşmayla, setle, yapım süreçleriyle, başarısızlıklarla ve sektörün gerçek koşullarıyla öğreniliyor.
2022 yılında başladığımızda bu düşünceyle yola çıktık. İlk yılından itibaren Çukurova Altın Koza Akademi’nin 20’den fazla üniversiteden 200’e yakın öğrenciyi bir araya getiren bu yapısı elbette çok kıymetli. Fakat Akademi’nin geldiği noktayı yalnızca öğrenci sayısıyla değerlendirmiyorum. Asıl önemli olan, öğrencilerin burada birbirleriyle ve sektör profesyonelleriyle kurduğu ilişkiler. Bir öğrencinin burada tanıştığı bir yönetmenle, yapımcıyla, görüntü yönetmeniyle ya da başka bir üniversiteden gelen öğrenciyle yıllar sonra bir film üretmesi, bizim için Akademi’nin gerçek karşılığını oluşturuyor.
Beşinci yılında artık şunu daha net görebiliyoruz: Akademi yalnızca öğrencilerin sektörü tanıdığı bir alan değil; sektörün de genç sinemacıları tanıdığı bir alan haline geldi. Bunun sürdürülebilir bir ilişkiye dönüşmesi bizim için en önemli kazanım.
Bu yılki programın en heyecan verici etkinliklerinden biri şüphesiz Ferzan Özpetek Masterclass’ı. Etkinliğin moderatörlüğünü de siz üstleniyorsunuz. "Hamam"dan "Elmaslar"a uzanan bu köklü kariyerin genç sinemacılarla buluşması, yeni nesil yönetmen adaylarına nasıl bir vizyon katacak?
Ferzan Özpetek’in sinemasına yalnızca filmleri üzerinden bakmak bile genç bir sinemacı için çok şey söylüyor. Fakat benim için bu buluşmanın asıl değeri, başarılı bir yönetmenin kariyerinin sonuçlarından çok, o kariyerin nasıl kurulduğunu konuşabilmekte.
Hamam’dan Elmaslar’a uzanan süreç yalnızca uzun bir filmografiden ibaret değil. Farklı ülkelerde çalışmak, farklı kültürlerle ilişki kurmak, kendi hikâyelerini başka coğrafyalarda anlatabilmek, seyirciyle bağ kurmak ve yıllar içerisinde değişen sinema endüstrisi içinde kendi dilini koruyabilmek gibi çok sayıda deneyimi beraberinde getiriyor.
Genç sinemacıların bazen ilk filmlerini yapmaya çok fazla odaklandığını düşünüyorum. Oysa bir sinemacının asıl yolculuğu ilk filmden sonra başlıyor. Bu nedenle Ferzan Özpetek ile yapacağımız buluşmada yalnızca filmlerini değil, kararlarını, karşılaştığı değişimleri, hikâye anlatma biçimini ve yıllar içerisinde sinemaya nasıl baktığını konuşabilmek benim için çok değerli.
Bir yönetmenin yıllar içinde kendi sinema dilini nasıl oluşturduğunu, koruduğunu veya dönüştürdüğünü doğrudan kendisinden dinlemek, genç bir sinemacı için kitaplardan ya da derslerden edinilemeyecek türden bir deneyim.
Adana Altın Koza Film Festivali
Programda "Yapay Zekâ ve Sinemanın Geleceği" ile "Yapay Zekâ Çağında Fikri Sınai Mülkiyet Hakları" gibi çok güncel iki panel dikkat çekiyor. Sektörün hem yaratıcı hem de hukuki anlamda büyük bir dönüşüm geçirdiği bu dönemde, Akademi'nin yapay zekâ tartışmalarını merkeze almasının arkasındaki temel motivasyon nedir?
Yapay zekâyı artık sinemanın dışında tutabileceğimiz bir konu olarak görmüyorum. Olumlu ya da olumsuz bir taraf seçmekten ziyade tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Matbaanın gelişini 200 yıl geciktirenlerden olmaktan hep korkarım. (Gülüyor.) Ama temkinli ve eleştirel yaklaşımımdan da ödün vermemeye çalışırım. Senaryo yazımından görsel üretime, post-prodüksiyondan ses tasarımına kadar yaratıcı sürecin farklı aşamalarında kullanılmaya başlandı. Dolayısıyla öğrencilerin mezun olduklarında karşılaşacakları sektör, bugün eğitim aldıkları sektörden çok farklı olabilir.
Fakat burada bizim için önemli olan yapay zekâyı yalnızca bir teknoloji meselesi olarak ele almamak. “Ne yapabiliyor?” sorusu kadar “Ne yapmalı?”, “Kimin hakkı?”, “Üretilen şeyin sahibi kim?”, “Bir sanat eserinin yaratım sürecinde insanın rolü nerede başlıyor, nerede bitiyor?” gibi sorular da önemli.
Bu nedenle programda hem “Yapay Zekâ ve Sinemanın Geleceği” paneline hem de “Yapay Zekâ Çağında Fikri Sınai Mülkiyet Hakları” başlığına yer verdik. Bir tarafta sanatçıların ve sinemacıların yaratıcı süreçte karşılaşacağı değişimleri, diğer tarafta bunun hukuki sonuçlarını konuşmak gerekiyor. Öğrencilerin yapay zekâyı ya bir tehdit ya da sınırsız bir fırsat olarak görmek yerine, onu eleştirel biçimde anlayabilmelerini istiyoruz. Başlığında ‘’Yapay Zekâ’’nın yer almadığı içerikler de elbette bir noktada akış içerisinde bu durumdan nasibini alacaktır.
Çünkü önümüzdeki yıllarda bu teknolojiyi kullanıp kullanmamak kadar, onu nasıl kullandığımız da belirleyici olacak.
Sadece sinema değil, sinemanın diğer disiplinlerle ilişkisi de bu yılın odak noktalarından. Bir yanda "Edebiyat ve Sinema Arasında Hikâye Anlatıcılığı", diğer yanda "Kamera Kimin Elinde?" paneliyle dijital oyunlar ve sinema etkileşimi var. Genç sinemacıların artık sadece vizörden değil, farklı disiplinlerden de beslenmesi gerektiğini mi vurgulamak istediniz?
Kesinlikle. Sinemanın kendi içine kapanarak gelişebileceğine ya da üretebileceğine inanmıyorum. Sinema zaten doğası gereği farklı sanat ve üretim alanlarından beslenen bir sanat. Edebiyatla, müzikle, tiyatroyla, fotoğrafla, mimariyle, teknolojiyle sürekli bir ilişki içerisinde.
Bugün buna dijital oyunları da çok güçlü bir biçimde eklememiz gerekiyor. Sinema ile oyun arasındaki ilişki yalnızca iki farklı sektörün birbirine yaklaşması değil; anlatının, bakışın ve seyir deneyiminin dönüşmesi anlamına geliyor. Sinemada kameranın kontrolü çoğunlukla yönetmendedir; oyunda ise bakışın önemli bir kısmı oyuncuya devredilir. Bu bile başlı başına üzerine düşünülmesi gereken çok önemli bir anlatı farkı.
Edebiyat ve sinema ilişkisi de benzer biçimde yalnızca bir eserin filme uyarlanmasından ibaret değil. Bir hikâyenin bir mecradan diğerine geçerken nasıl değiştiği, nelerin korunup nelerin dönüştüğü ve anlatıcının rolünün nasıl yeniden kurulduğu önemli.
Dolayısıyla Akademi’de öğrencinin yalnızca iyi bir görüntü çekmesini ya da teknik olarak iyi bir film yapmasını istemiyoruz. Dünyaya farklı pencerelerden bakmasını istiyoruz. Çünkü iyi bir sinemacının malzemesi yalnızca kamera değildir; okuduğu kitaplar, dinlediği müzikler, izlediği filmler, yaşadığı hayat ve başka disiplinlerle kurduğu ilişkiler de onun sinemasının parçasıdır.
Adana Altın Koza Film Festivali
Bağımsız sinemanın en zorlu süreçlerinden biri olan "İkinci Film Sendromu" ve SİYAD sohbetlerindeki "İçerik Çağında Sinema Yazarlığı" panelleri, sektörün romantik yanından ziyade ekonomik ve psikolojik gerçeklerine odaklanıyor. Akademi, öğrencileri sektörün bu sert gerçeklerine nasıl hazırlıyor?
Sinema eğitiminin yalnızca sinema fikrinin güzel taraflarını anlatmakla sınırlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Elbette hepimiz sinemaya biraz da romantik bir yerden bakıyoruz. Bir hikâye anlatma, film yapma ve bir gün kendi filmini seyirciyle buluşturma hayali bu işin en güzel taraflarından biri. Ama o filmin nasıl finanse edileceği, nasıl üretileceği, nasıl dağıtılacağı ve bu ilk süreçten her anlamda sağlam çıkıp ikinci filmin nasıl yapılacağı da bu mesleğin gerçeği.
Özellikle ilk filmden sonra yönetmenin karşılaştığı beklenti çok farklılaşabiliyor. İlk filmi yapmak başka, o filmin ardından üretmeye devam edebilmek başka bir mesele. Bu nedenle Elif Refiğ ve Derya Tarım ile gerçekleştireceğimiz “İkinci Film Sendromu Nasıl Aşılır?” söyleşisini önemli buluyorum. Burada yalnızca yaratıcı süreçten değil, yönetmen ve yapımcı arasındaki ilişkiden, finansmandan ve sürdürülebilir üretimden söz edeceğiz.
SİYAD Sohbetleri de bu açıdan önemli. Sinema yazarlığının dijitalleşen medya ortamında nasıl değiştiğini, eleştirinin yerini, algoritmaların ve etkileşim baskısının içerik üretimine etkisini konuşacağız.
Öğrencileri sektöre hazırlamak, onlara bütün cevapları vermek anlamına gelmiyor. Bence daha önemlisi, karşılaşacakları soruları önceden görünür kılmak. Akademi’nin bunu yapmasını istiyoruz.
Kültürel hafıza ve küresel vizyon dengesi programda harika kurulmuş. Bir yanda sinemamızın ilk korku filmi "Drakula İstanbul’da"nın restorasyon süreci, diğer yanda Güney Kore'nin "Pororo" gibi animasyon devlerinin başarı stratejileri ve RED V-RAPTOR X atölyesi var. Geçmişin mirası ile geleceğin teknolojisini aynı çatı altında sunarken öğrencilerden beklentiniz nedir?
Aslında Akademi programını hazırlarken özellikle böyle bir denge kurmaya çalışıyoruz. Sinemanın geleceğini konuşurken geçmişini unutmanın, teknolojiyi konuşurken de sinemanın hafızasını gözden çıkarmanın doğru olmadığını düşünüyorum.
“Drakula İstanbul’da”nın restorasyonunu konuşmak bu nedenle yalnızca teknik bir konu değil. Bir filmin fiziksel olarak korunması, yıllar sonra yeniden izlenebilmesi ve kültürel hafızanın gelecek kuşaklara aktarılmasıyla ilgili. Diğer tarafta Güney Kore örneği bize artık sinemanın ve görsel-işitsel üretimin yalnızca ulusal sınırlar içerisinde düşünülmediğini gösteriyor. Bir karakterin, bir animasyonun ya da bir fikri mülkiyetin nasıl küresel bir markaya dönüşebildiğini görmek genç sinemacılar açısından önemli.
RED V-RAPTOR X atölyesi ise bütün bunların daha somut, teknik tarafına temas ediyor. Bir kameranın yalnızca görüntü kaydeden bir araç değil, anlatının kurulma biçimlerinden biri olduğunu göstermek istiyoruz.
Öğrencilerden beklentimiz bütün bunları ezberlemeleri değil. Geçmişi merak etmeleri, bugünün teknolojisini anlamaları ve geleceğe karşı da meraklarını kaybetmemeleri. Çünkü sinema biraz da bu üç zaman arasında kurulan bir ilişki.
Tüm bu zengin ve ücretsiz programı takip edecek olan Beyazperde okurlarına ve Adanalı sinemaseverlere son mesajınız ne olur?
Öncelikle Akademi’yi yalnızca sinema öğrencilerine ait bir alan olarak görmemelerini isterim. Çukurova Altın Koza Akademi, genç sinemacıların sektörle buluşması için tasarlanmış olsa da festivalin ruhu içerisinde seyirciyle birlikte var olan bir yapı. Bu nedenle programdaki etkinliklerin ücretsiz olması bizim için çok önemli.
Adanalı sinemaseverlerin yıllardır festivale gösterdiği ilgi, bize sinemanın hâlâ çok güçlü bir buluşma alanı olduğunu gösteriyor. Bir salonda yüzlerce insanın aynı filmi izlemesi, ardından o filmin yönetmeniyle, oyuncusuyla ya da yapım ekibiyle aynı yerde konuşabilmesi çok kıymetli bir deneyim. Akademi de bu karşılaşmanın başka bir boyutunu oluşturuyor. Biraz da bu sebeple akademi etkinlikleri sinema salonunda beyaz perdenin önünde gerçekleştiriliyor.
Ben sinemanın biraz da aynı sorunun etrafında farklı cevapları dinleyebilme sanatı olduğunu düşünüyorum. Bir filmi konuşmak için o filmi seven herkesin aynı şeyi düşünmesi gerekmiyor. Hatta çoğu zaman asıl değerli olan, farklı düşündüğümüz yerde başlayan konuşma.
Bu nedenle 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali boyunca tüm festival konuklarımızı ve Adana’da bulunan herkesi yalnızca film izlemeye değil, konuşmaya, soru sormaya, itiraz etmeye ve birbirini dinlemeye davet ediyorum. Beş yıldır Akademi’yi ayakta tutan şey de biraz bu: farklı üniversitelerden, farklı şehirlerden, farklı deneyimlerden gelen insanların aynı salonda buluşması ve sinema hakkında birlikte düşünmesi.
Çünkü beş yılın sonunda şunu daha iyi anlıyoruz: Bir Akademi’yi yalnızca düzenlenen etkinlikler değil, o etkinliklerden sonra insanların birbirinde bıraktığı izler yaşatıyor. Biz de Çukurova Altın Koza Akademi’nin önümüzdeki yıllarda bu izleri çoğaltarak yoluna devam etmesini istiyor, sinemayı festivallerin yaşatacağına inanıyoruz.