Sinema dünyasının heyecanla takip ettiği 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması sona erdi. Bu yıl seçkinin en dikkat çeken yapımlarından biri Ali Vatansever imzalı "Bir Arada Yalnız"dı. Dünya prömiyerini Talinn Black Nights Film Festivali'nde yapan ve burada “En İyi Yönetmen” ve “En İyi Müzik” ödüllerini kazanan film, Türkiye prömiyerini ise 45. İstanbul Film Festivali’nde yapmıştı.
Festivalde; "En İyi Yönetmen", "En İyi Erkek Oyuncu" (Fatih Al), "Umut Vadeden Genç Oyuncu" (Onur Gözeten), "En İyi Film" ve Ali Vatansever'in aldığı Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazanan film, oğullarının ölümcül hastalığıyla mücadele eden bir ailenin hayatına odaklanıyor. Terminal kanser üzerinden aile, ölüm ve kabulleniş temalarını ele alıyor. Filmin başrollerini ise Fatih Al, Esra Kızıldoğan ve Onur Gözeten paylaşıyor.
Ali Vatansever ile Adana'nın coşkulu festival atmosferinde bir araya geldik ve gösteriminin ardından hem izleyicilerden ve eleştirmenlerden yoğun ilgi gören Bir Arada Yalnız'ı konuştuk.
.
Öncelikle filmi senin anlatmanı çok istiyorum Ali. O yüzden senden bir dinleyelim. Nereden beslenerek yazdın filmi?
Bir önceki filmim Saf'ı bitirdiğim noktada post-prodüksiyondaydık. Babamı ziyaret ediyordum. Babam bir gazetede okuduğu haberden bahsetti. Bir babanın, terminal dönem hasta oğlunu iyileştirememesinden dolayı, çaresizlikten onu suratından vurup öldürdüğü bir gazete haberinden bahsetti. O imaj bende kaldı açıkçası. Bir de babamın bana bunu anlatmış olması etkiledi. Ama ben oradaki şeyi düşündüm: İmaj olarak bu kadar güçlü bir görüntüyü yaratan arkadaki duygu karmaşası nedir? Bunun benim çok ilgimi çektiğini hatırlıyorum. Daha sonradan da bunun bir dava olarak, Türkiye'nin ilk ötenazi vakası olarak sunulması da çok ilgimi çekti. Hikayenin bir sosyal katmanıydı. Ama ilk başından beri anne, baba ve oğullarının merkezinde olduğu bir evde, kaçınılmaz sona yaklaşma hali ve ölümü tartışma hali üzerinden bir film yapmak istediğimi biliyordum. Süreç içerisinde de benimle beraber film de dönüştü açıkçası.
Filmi dün izlerken özellikle şu dikkatimi çekti. Bu tarz hastalık hikayelerinde babalar genelde bırakır gider ve anneler çocuğa bakmaya devam eder. Öncelikle terk eden bir baba yaratmadığın için teşekkürler ama... Nihayetinde yine babanın çocuğu sırtlanıp evden götürdüğü bir yere vardık. Anne ve baba rollerine dair fikrin nedir merak ediyorum.
Ben öncelikle böyle büyük cümlelerden, kadın şöyledir, erkek böyledir, baba şunu yapar gibi büyük ilk reflekslerden her zaman kaçan bir yönetmenim. Onlara da inanmıyorum zaten açıkçası. Tabii sinemada, perdede hayatı iki saate indirgediğimiz için böyle şeyler izleyici için kolay olabiliyor. Ama benim için bunlar güzel şeyler değiller. Tabii ki annenin gösterdiği ilk refleksle babanın gösterdiği ilk refleks arasında farklılıklar olabiliyor. Ve bu farklılıkların ortaya çıkardığı çatışma bence büyüleyici. Evet, baba bir yandan evin getir götür işlerini sahiplenip kendi bulunduğu duygusal yerden eve mesafe koymayı tercih etmiş. Kendince bir sığınak yaratmış. Anne ise kendi ev içerisinde performatif olarak oğlunu iyileştirmeye çalışırken bir yandan da aynı şekilde sosyal medyayı hem sığınak olarak kullanmış hem de bir yerden çare bulmak için orayı dönüştürmüş bir durumda.
Aslında yaratmaya çalıştığım ilişkilenme hali şöyleydi: Babanın bulunduğu yerden anne-oğul ilişkisini anlamamasının nedeni kendisinin erken dönemdeki mesafesi. Ama filmin ikinci yarısında, kendisi de annenin ilk yarıda kurduğu gibi yakın bir ilişki kuruyor ve bu noktada anneyi anlar hale geliyor. Üçlü bir hikaye yapısı var. Herkes kendi notasına basıyor. Ama bir senfoni oluşması için üçünün aynı notaya basması gerekiyor. Ve filmin en sonuna kadar o aynı nota etrafında dönüyoruz. Ta ki en sonunda herkes aynı notaya basana kadar.
Bir Arada Yalnız
Süreçleri aslında benzer ilerlemedi yani. Annenin mesela daha uzun bir süreci varken baba sonradan oraya vardı.
Zaten özellikle böyle ölüm ya da yas süreçlerinin beş aşaması var denir ya, genel olarak buradaki çatışma da aile bireylerinin hiçbirinin aynı noktada aynı zamanda olmamasından kaynaklı. Özellikle böyle bir ölüm sürecine giren birisi, ölümü aile fertlerinden daha önce kabul ettiği için, aile de bunu kabul etmediği için ve hala reddedişte olduğu için, ölecek kişiyi hayata geri çekmeye çalışırlar. Ve o otomatik olarak bir gerilim yaratır. Film o gerilimden besleniyor. Zaten üç karakter olma halinden hareketle üçü aynı noktada olamıyorlar. Hepsi bu kabulleniş sürecinin farklı bir aşamasında. Ve lezzetli olan da bu zaten. Buradaki ortaya çıkan karşılaşma halleri, performanslarının ortaya çıkardığı o düşünme hali. Ben oralarda heyecanlanan bir yönetmenim açıkçası.
Yani minimalleştirmekten ziyade herkesi anlayıp hayat gibi daha katmanlı bir sinema inşa etmemiz ve tek yapmamız gerekenin kendi "anne öyledir, baba öyledir, çocuk öyledir" gibi ön kabullerimizden soyutlanıp teslim olmamız gerektiğini düşünüyorum. Temel mesele şu: O anda mısın? Bu film, "o an" için... Gelecekte ölebilir halinden çıkıp o anda olma halinin peşinde koşan bir film. İzleyici için de öyle bir şey.
Evet, hepsi aynı anda aynı noktada değiller ve çocuk onlardan çok daha önce zaten ölümü kabullenme noktasına gelmiş. Sen burada yönetmen olarak bir kapı açmışsın aslında. Ötenaziye ulaşan bir kapı. Burada bir önerme mi sunmuş oluyorsun?
Saf'a geri dönmek gerekirse ben Saf'ın ilk aşamasında kent mücadelesi içerisinde çeşitli sivil kuruluşlarla birlikte hareket eden, bir kent niye dönüşüyor anlamaya çalışan birisiydim. Genel olarak filmin ilk hikayesinin fikri zihninize düştüğü zaman daha katı bir yerde duruyor olabilirsiniz. Benim için de ilk başta tabii ki dışından bakıp ötenazi hakkını, ölüm hakkını konuşmak ve "bunun yanlısıyım" demek çok kolaydı.
Ama süreç içerisinde ilerlediğiniz zaman, her vakanın kendi içerisindeki binlerce katmanının farkına vardığınız zaman, bütün bunlara bakıp en sonunda "Evet ötenazi vardır, ötenazi olmalıdır, ötenazi olmamalıdır." demek, sadece siyah beyaz bir şeyi tartışmanın beyhudeliği oluyor. Kentsel dönüşümde de öyle oldu. Kentsel dönüşüme inan ya da inanma. Tablo bu. Sahada insanlara dokunduğun zaman karar vermek o kadar kolay değil. Ve insan olmak bence o siyah beyazların haricinde, ortada bir şey. O yüzden ötenaziye dair cevap üretmekten ziyade "Ötenazi olabilir, yanında ya da karşısında olabilirsin ama hayat hepimizden büyüktür." demek bana daha iyi geliyor.
Dolayısıyla benim ötenaziye dair düşüncelerim de filmin içerisinde bir yerlerde. Ben de net bir cevap veremem. Hatta söyleşisinde sen de vardın sanırım. İzleyiciye şunu demeye çalışıyordum. Ölümle beş sene geçirdim... yani bu hikayeyle. Ben sizden daha fazla bir şey biliyor olarak mikrofon tutan birisi değilim burada. Demeye çalışıyorum ki; ben size 2 saat güvenli, kaliteli bir alan açmak istiyorum. Sadece ölümü düşündüğünüz... Her türlü kapsamda, her türlü katmanda. Bunu yaşayın sadece. Benim için değerli olan o. Orada olma hali yani.
Bir Arada Yalnız
Peki şimdi kentleşmeden bahsettiğin için oradan devam edeceğim... Bu filmde de yine bir çarpık kentleşme, bloklar, toplu konutlar ve inanılmaz bezdirici görüntüler var. Karakter sürekli şikayet ediyor bundan. Sen bunu yönetmenliğinde bir paralellik olarak mı kurguluyorsun? Saf ve Bir Arada Yalnız paralel filmler mi?
Yani yönetmenlik sanki... Bir hayatımız var, bir de yönetmenlik var gibi yaklaşıyor insanlar. Ama aslında ben sadece kendi büyüme hikayemi, hayatla ilişkilenme hikayemi ekrana taşıdığım için bir önceki filmimi bıraktığım yerden —kent meselelerine beş sene dahil olmuş, onunla ilgili bir film yapmaya gayret etmiş bir insan olarak— yeni projeye çalışmaya başladım.
Ve erken fazlarda daha da baskın olan bu kentleşme, şehir mücadelesi, filmin içerisinde bu şekilde sürmeye devam etti. Dolayısıyla aslında benim hayatımın bir tezahürü gibi. Bir de en başına dönersek ben zaten tasarım okudum. Benim için zaten obje, oda, uzam ve şehir her zaman hayatımın önemli bir parçası. Benim parçam. Onları tartışmak da otomatik olarak paketin bir parçası olarak geliyor.
Saf'tan nasıl buraya evrildi? Saf negatif alanlardan bahsediyordu. Şantiyeler, oyulmuş yerler, gecekondular. Şimdi ise onların sonuçlarını, Türkiye'deki bir yansımasını, şehre yukarıdan bakıp görme hali üzerinden bir filmle başlıyoruz. Ama bunu hayatının son dönemini yaşayan bir çocuğu olan aile etrafından irdelemeye devam ediyoruz diyebilirim.
O şehirden kaçış sanal gerçeklikle mi oluyor? Filmin içinde VR'a geçiyorsun bir anda. VR yönetmenliği de yaptın. O nasıl bir deneyim?
Çok heyecan verici. Zaten ben Koç Üniversitesi Karma Lab'de bu yönde çalışmalar yapıyorum. Ama sadece sanal gerçeklik deneyimleri tasarlıyorum. Bu ise sanal gerçekliği araç olarak, sinematik olarak üretme üzerine bir çalışmaydı. Orada bir farklılığı var. Ve tam olarak "kaçış" çok anlamlı bir kelime. Çünkü kaçış olarak başladığını düşünüyoruz. Karakterim İzzet için sanal gerçeklik bir kaçış. Ama aslında farkına varıyoruz ki izleyici olarak, o da bir varoluş hali. Yani kaçtığımız 0'lardan 1'lerden ibaret bir yer değil. Onun varoluş hali. Onun gerçekliğinin başladığı ya da bittiği yerin giderek kaybolması.
Mesela şuradan örnek verebilirim. İlk başta belki evet, bizim için çok büyük ve adını koyamadığımız bir yerden başlıyor film. Bir disko sahnesindeyiz. Ama bir yerden sonra kendine ev yapan bir oğlan görüyoruz. Ve daha sonra da kamera iki gencin bir göl kenarında flörtleşmesini takip ediyor. Biz gerçekten orada sanal gerçekliği unutuyoruz. Ben unuttum yönetmen olarak. Ben o sırada gerçekten kamerayı tutuyorum. Bence zaten bu tarz sınırların erimesi; sıfır-bir dediğimiz, "Ben burada dururum." dediğimiz şeyi hayatın eritmesi, bu sınırları geçmeye çağırması aslında insan olmaya davet bence. O bağlamda evet, VR'la bu hikayeyi ben tabii ki bir parçam olarak anlatıyorum. Ama burada oyuncunun, yani İzzet karakterinin, onunla ilişkilenme hali üzerinden belki de gençliğe dair bir pencere açmak için bir fırsat yarattığını düşünüyorum.