33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde İzleyici Ödülü'nü Kazanan "Canavar"ın Yönetmeni Tunç Şahin ve Ekibiyle ile Özel Röportaj
yazan: İdil Hazal Acar

Tunç Şahin'in aynı isimli oyunundan uyarlanan ve Adana İzleyici Ödülü'nü kazanan "Canavar"; bir ailenin sır gibi saklanan hikayesine derinlikli bir bakış sunuyor

.

Tiyatro sahnesinde yakaladığı benzersiz dokuyu ve seyirciyle kurduğu güçlü bağı beyaz perdeye taşıyan Tunç Şahin, aynı isimli tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı "Canavar" filmiyle 33. Adana Altın Koza Film Festivali'nde sinemaseverlerin karşısına çıktı. Festival kapsamındaki gösteriminin ardından salondaki izleyicilerin yoğun ilgisiyle karşılaşan ve halk oylaması sonucunda prestijli "Adana İzleyici Ödülü"ne layık görülen yapım; kutsal sayılan aile kurumunu, geçmişin gölgesinde kalan travmaları ve istismara karşı sessiz kalma temasını masaya yatırıyor.

Tülin Özen, Gülçin Kültür Şahin ve Hakan Emre Ünal; aynı istismarın kurbanı olan üç kuzenin bir yemek masasında anlatılan hikayesinin başrollerinde. Karakterlerin birbirini suçladığı, anlatamadığı ve yüzleşmekten korktuğu bu tekinsiz hikaye; rejisi, oyunculuk performansları ve ince kurgulanmış diliyle izleyiciyi filmin dördüncü oyuncusu gibi masanın kenarına oturtmayı başarıyor.

Tunç Şahin ve değerli oyuncu kadrosuyla festival atmosferinde gerçekleştirdiğimiz bu derin söyleşide; ailenin dokunulmazlığını, tiyatrodan sinemaya adaptasyonu ve "Canavar"ın hayatlarımızda bıraktığı izleri konuştuk.

Canavar

Adana Altın Koza Film Festivali'nde çok güzel bir film izledik. İzleyicinin ne kadar beğendiğini salonda kendim görme imkanı buldum. Siz de soru-cevap kısmında gördünüz. İlk başta yönetmene sorayım. Bu filmi nasıl anlatırsınız? Hikayeyi yazarken nereden yola çıktınız?

Tunç Şahin: Bir hikaye yazmanın aslında bir sürü farklı anı var. Gözümün önünde ilk canlanan; birbirini suçlayan ama aslında aynı suçun kurbanları olan üç kuzen gibi bir noktaydı yazmaya ilk başladığımda. Onlarla ilgili bir hikaye yapmak istiyorum dediğim bir zamandı. Sonra katmanlar ekleniyor. Sanırım kişisel bir dert üzerinden başka ölçeklerde de açıklanabilecek bir şey... Yani aile kurumunun kutsallığı yüzünden, o kutsallık karşısında hayatları hiç edilen insanların hikayesi. Aslında ölçek değiştirip başka kurumlar içinde de hayatları altüst olan insanları anlatmak mümkün. Oralardan bir yerlerden sanırım; bu ülkede yaşamanın, bu hikayeleri her yerden duymuş olmanın, bu hikayelerin bir versiyonu değilse de bahsettiğim ölçekler yüzünden başka versiyonlarını biliyor olmanın verdiği bir anlatma isteği herhalde beni bunu yazmaya itti.

Genelde aile kurumuyla bir derdi olan insanlar aileyi daha fazla irdelemeye eğilimli oluyorlar. Mesela inanıyor musunuz, aile konsepti gerçekten koruyucu, kollayıcı bir konsept mi? Aileye ihtiyacımız var mı, yoksa aileyle bir derdimiz olduğu için mi bu hikayeyi anlatmak istiyorsunuz?

Tunç Şahin: Derdimin olması aslında o kurumun varlığıyla ya da yokluğuyla ilgili bir şey değil, sağlıklı çalışmasıyla ilgili. Eğitimle de ilgili bir derdim var benim, adaletle de ilgili bir derdim var. Bunlar bu kavramların gereksiz olduğunu göstermiyor. Ailenin kültürel olarak hayatlarımızda çok önemli bir yeri var. Yani ben aile olmaktan, ailesinden keyif alan, kendi ailemi sevdiğim bir ortamda büyüdüm. Ama bu sevgi saygının altında, dikkatli incelenmediğinde bir takım çıkar gruplarına hizmet eden, gücü koruyan ve ona atfedilen kutsiyet yüzünden bireylerin zarar gördüğü bir şeye dönüşebiliyor.

Her kavram böyle. O kavram insan için mi, insana yarayan bir kavram mı? Yoksa bir yerden sonra biz onun yaşaması için mi uğraşıyoruz? Bireylerin aile kurumunu ayakta tutmak gibi bir görevi yok. Ailenin bireyleri için büyüme, var olma ve dayanışma görevi var mı? Evet, muhakkak.

Canavar aslında tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış bir eser. Oyun versiyonunu da siz yazdınız. Ve artık vedalaşıyorsunuz. Bu hikayeyle vedalaşmak zor mu geliyor? Neden tiyatro kurgusuna sahip bir film seyrediyoruz?

Tunç Şahin: Olabilir. Ben çok kolay vedalaşabilen bir insan olmayabilirim. Ben tiyatronun her şeyini çok sevdim. Bir noktada bitiyor olması üzücü geliyor gerçekten. Genco Erkal'la çalışmıştım, onun bir kitabı var. İsmen bildiğim, hepimizin bildiği bir takım insanlarla ilgili yan hikayeler anlatıyor. O oyunları görmenin, bilmenin günümüzde bir yolu yok. Halbuki hiç değmesem bile o mirasın bir yerinden ben de etkileniyorum, büyüyorum. O insanlarla oyun yapıyorum. Onun yok oluyor olması, yani gidiyor olması... Tiyatronun güzelliği bir yandan ama benim sinemacı tarafım ona katlanamamış olabilir. Bu hikayeyi başka bir şekilde tutmanın yolunu da aramış olabilirim. Filmin motivasyonel bir nedeni de bu olabilir; benim vedalaşamamam.

Oyuncular için de öyle herhalde... Karakterleriniz çok derin karakterler. Hikaye içinde çok fazla yaşanmışlıkları var, hepsinin geçmişten getirdikleri yükleri var. Vedalaşmak zor oluyor mu? Yoksa artık sinema izleyicisiyle buluşuyoruz diye farklı bir heyecan mı yaşıyorsunuz bu projeyle ilgili?

Tülin Özen: Tiyatro versiyonu ve filmin arasında benim için fark var. Sonuçta tiyatrodaki bir şeyi sahiplenmek ve sinemadakini sahiplenmek arasında bir farklılık oluyor. Çünkü tiyatroda o gün senin nasıl bir his içinde olduğun, o gün arkadaşlarınla ilişkinin ne olduğu, o gün onları ne kadar özlediğin ya da üst üste oynadığında nasıl rahatladığın; bütün bunların hepsinin çok etkisi oluyor oyun oynarken. Bir sürü yeni an canlanıyor. Bir sürü eski anı artık yapamayacak hale gelebiliyorsun falan gibi bir sürü teknik şeyleri var.

Yani sinema versiyonu benim için Tunç'un dediği gibi devam eden bir şey olacak. İkincisi, benim bir sürü insanın izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir oyundu ve buna vesile olacağını düşünüyorum. Buna vesile olmasını gönülden diliyorum bu yaptığımız işin... Çünkü tiyatroda ulaşabileceğin insan sayısı belli aslında. Hem imkanlar da belli hem de o gün o sırada bilet alamayacak, gelemeyecek ya da izleyemeyecek insanlar var. Şimdi belki öteki türlü bir şansı olur. Çünkü bence Canavar izlenesi bir hikaye. Hem bize ait hem dünyaya ait. Hem de bir sürü insanın kendinden çok şey bulacağı bir hikaye.

Gülçin Kültür Şahin: Tiyatro, Tülin'in dediği gibi çok organik bir şey. Orada çok fazla bileşen var sahnede. Öncesinde de sonrasında da. Zaten oyun bittiğinde —bu oyun geçtiğimiz sene bitti— biz oyunla bir tur vedalaştık yani. Ben şu an sinema versiyonunda yeni bir şeyle tanışıyor gibi hissediyorum. Şu anda bu hissin içindeyim aslında.

Karakter sizin için değişti mi?

Gülçin Kültür Şahin: Yok, hiçbir şey değişmedi. Ama gerçekten ikisi benim için çok keskin çizgilerle ayrılıyor. Oynadığım şey değişmemesine rağmen diyorum bunu. Tiyatrodaki meseleyle sinemadaki mesele ayrı. Mesela burada sıfırdan yeni bir şey izliyorum hissiyle doluyum. Ve bu bana çok heyecan verici geliyor. Ama aynı zamanda şunu da taşıyorum: Biz oyunumuzu çok seviyorduk zaten. Yani bu oyunun bu kadar iyi çekilmiş ve güzel bir halinin daha çok insanla buluşuyor olması fikri beni inanılmaz heyecanlandırıyor şu anda. Bunu biz çoğunlukla İstanbul'da sahneledik. Şimdi başka yerlerde başka insanlarla buluşturma fikri çok heyecanlı.

Hakan Emre Ünal: Aslında ben de tam Gülçin gibi söyleyecektim. Hem bir vedalaşma hem bir karşılaşma gibi. Sonuçta şöyle bir şey oluyor: İlk defa sahneye çıktığımızda, tiyatroda bu oyunun provasını yaparken korkunç hissetmiştim mesela. Şey gibi; "Allah'ım, nasıl anlayacağız bu karakterleri?" İlk sahneye çıktığımız andan baktığımda —benim açımdan öyleydi— o da bir karşılaşma anıydı. Şu an filmi izlerken de öyle hissettim. Korkunç hissettim yani. Bu karşılaşma anının şoku korkunç. Çünkü bu oyunu 80 defadan fazla oynadık. Ve her defasında kendi gözümden, kendi bedenimi hazırlayarak, seyirciyle de deneyimleyerek bir oyun üretiyoruz. Burada aslında unuttuğum —yaklaşık bir yıl olmuştu belki oyunu oynamayı bırakalı— bir şeyi tekrar yaşadım. O dekoru görünce, sanki onlar orada oynuyormuş gibi hissettim ama giren ben değildim. Bu hikaye zaten aslında çalışılmış, oynanmış bir şey. Giren kişiyi izliyorum; "O ben miyim, değil miyim?" Bu bir karşılaşma ve bence bunu birazcık o tiyatro ekibinin süreci gibi normalleştirmem gerekiyor kendi adıma. Bu karşılaşmayı hem seyirciyle beraber hem oyuncu perspektifinde hazmedebilmem gerekiyor. Çok güzel bir şey. Ama o güzelliği anlayabilmem için geçmişimi unutmam lazım sanki.

Canavar

Oyunu çok uzun zaman oynadığınız için tahmin ediyorum ki ön prodüksiyon aşamanız çok hızlı geçti. Kolay mı oldu filmi çekmek yoksa sizin için farklı zorlukları var mıydı? Çünkü film çekmek gerçekten zor bir şey. Prodüksiyonda çok fazla para harcamıyor olsanız da zor bir şey.

Tunç Şahin: Konvansiyonel düşünceye göre daha kolay kurtarılan bir işti ama çok da amatör şartlarda yapılan bir film değildi. Buna rağmen evet, ne giyecekler, kostüm hazırlığı yapalım gibi bilfiil daha oyunu bitirmemişiz gibi prova yaptık. Buluştuk ve bu sefer kamera için prova yaptık. Kameraya girdiği zaman oynama halleri değişti. Çünkü seyircinin orada var olması önemli, dördüncü oyuncu seyirci... Orayı açmadığında oyuncuların otomatikman ses tonları değişti, enerji değişti, başka bir şey oldu.

Ama ben yönetmen olarak bu konforu yaşadım. Muhteşem bir şey yani. Sabah sete gidiyorum ve yaklaşık 2,5 saatimi oyuncunun kıyafeti hazır mı, makyaj bitti mi, karavandan geldi mi gibi dertlerle geçirmedim. Biliyoruz zaten ne yapacağımızı. Hepimiz hemfikiriz. Oyunla ilgili de buna rağmen derinleşip konuştuğumuz şeyler oldu. Yani o an keşfettiğimiz, 80 oyunda keşfetmediğimiz şeyler vardı. Mesela Tülin'le bir anı konuştuğumuzu hatırlıyorum. Bir tane eşyanın dolabın neresinde olduğu ile ilgili bir anı. Yüzlerce konuştuğumuz şey var. Orada mesela aynı imgeyi gördüğümüz oldu. Evet, çok yüksek bir ön prodüksiyon yoktu ve ven bunun acayip keyfini yaşadım. 12 saat boyunca sadece hikaye peşinde koşmak müthiş bir şey.

Evet, belki de hikayeye ve oyunculara daha fazla odaklanabildiniz. İşin sanat kısmına daha fazla eğilebilmişsiniz bu durumda. Ben izlerken aklımda hep şu soru oldu: Yönetmen bunu gerçek bir mekan içinde de çekebilirdi. Fakat özel olarak bir tiyatro sahnesi gibi kurguladınız. Bu yine biraz önce bahsettiğiniz vedalaşamamaktan mı ileri geliyor, yoksa bu anlamda yeni bir şey yapmak istediğiniz için mi?

Tunç Şahin: Ben hiçbir zaman Canavar'ı bu haliyle film olarak düşünmedim. O tip bir filmde belki flashback'i olurdu, Kemal'in kitapta ne yazdığı olurdu; başka bir senaryosu olan bir hikaye olurdu belki. Ama bunu o hale getirmeyi düşünmedim. Biz oyunu çalışırken çok keyifle çalıştık. Ben mesela çok yanlarına gittim, sahnede durdum ama oyun başladıktan sonra ben de seyirci konumuna düştüm. Bazen seyircilerle beraber, bazen ışık odasında, bazen de sahnenin arkasında... Ve onların yaşadığı bir takım anları yaşayamadım. Çıktıklarında hep şeyi sordum: "Bugün ilginç bir şey oldu mu?", "Bugün değişik bir şey oldu mu?" Ve şunu da görüyordum; benim fark edemediğim şeyler oluyor orada. O anları sinemayla görmenin heyecanını hissettim. Ben de "Madem buna sinemaya benzer oyun diyorlar, çekelim bakalım nesi sinemaymış nesi değilmiş görelim." dedim.

Tülin Hanım geçen yıl da Perde filmiyle buradaydı. Perde de yine tek mekan bir filmdi ve tiyatro gibiydi ama bu iki tür film farklı yerlerde duruyor herhalde sizin için.

Tülin Özen: Doğru. Ona da "Herkes tiyatro yapın." diyordu. Bunda tam tersi oldu.

Böyle bir filmi çekmek ne kadar sürüyor? Çok hızlı çekebiliyor mu bir yönetmen bunu, yoksa yine normal bir süreç mi?

Tunç Şahin: Bana hiçbir zaman yetmiyor. Bu bir haftalık bir set süreciydi. Yani oyuncu arkadaşlarım dört gün, artı bir gün de provaya gelerek beş gün yaptılar. Geri kalan ekip altı gün çalıştı, ki bu da repoyla beraber yedi gün oluyor. Biz yine var olan set zamanının süresini, her bir saniyesini her şeyde kullandık. İmkân olsa ben iki gün daha kullanırdım.

Hakan Emre Ünal: Peki hocam, "80 oyun artı bir hafta" diyebilir miyiz?

Tunç Şahin: Film çekmek bir hafta mı acaba? Mesela podcast'te de sadece kayıt değil ki. Sonra aylarca kurgusu sürüyor... O duygusu sürüyor.

Başta oynanan o "80 oyun" oyunculara bir kolaylık getiriyor mu, yoksa her seferinde yeniden mi başlıyorsunuz?

Tunç Şahin: Her şeye hakimler. İki saniyede birbirimizin ne dediğini anlayabiliyoruz. Ben görmeden onlar zaten birbirleri arasında döndürüyorlar her şeyi. Bu müthiş bir şey. Ama sonrası, post prodüksiyondaki süreç diğer filmlerde ne kadar sürerse bu da o kadar sürdü. O yüzden filmin gerçek süresi olarak sette olduğumuz süreyi sayıyorsak, evet daha kısa bir süre.

Biraz sizin karakterlerinize gelmek istiyorum. Özellikle şunu çok beğendim: Bu istismarın mağduru sadece kadınlar değil. Bir erkeğin de mağdur olması bana çok iyi düşünülmüş geldi. Peki, böyle bir rolü oynamak nasıl hissettiriyor?

Hakan Emre Ünal: Bilmiyorum, doğru ifade etmek istiyorum ama "13 yaşındaydım" diyor ya; hani biraz cinsiyetsiz de geliyor yani, erkek kadından öte. O bir çocuk bedeninde. Hatta kendini suçluyor ya çocuk. "Ben isteseydim durdururdum, ben bir hata yaptım." gibi bir ifadesi oluyor. Bunu tarif etmekte zorlanıyorum ama erkek ya da kadın olarak düşünmedim onu. Otuz yaşında da bu durumla karşılaşsaydı yine öyle düşünmezdim. Çünkü bir şekilde çevremizde bizi bunun aslında bir taciz olduğuna ikna eden insanlar, mekanizmalar var ve biz buna uğrayıp ne olduğunu anlamlandıramayıp belki yıllar sonra ikna olabiliyoruz böyle bir şey yaşadığımıza. Çünkü çocuğun, yani Kemal'in hatırlayamadıkları hatırladıklarından daha çok yer tutuyor orada. Siz sorunca bunu fark ettim, yani erkek-kadın gibi bir ayrım yapmamışım kafamda.

Canavar

İki kız kardeş var elimizde. Biri yüksek IQ'suna rağmen başarılı olamamış, biri çok yük almış. Peki mesela sizin karakteriniz nasıl çekmiş bu yükü? Çok başarılı olmuş çünkü.

Hakan Emre Ünal: Büyük ihtimalle kendi içinde atıp biriktire biriktire farklı bir şekilde ifade etme yolunu bulmuş. Yazarak bir şeye dönüştürebilmiş. Yani bir üretime çevirmiş ya da içini boşaltma şekline çevirmiş. Ama o da ilişki kuramıyor. Sürekli biriyle bir şeyler yaşadığından bahsediyor ama biriyle konuştuğunda gerçek neyse söyleyemeyen bir sevgili. Kendine nazar değdirdiğine inanıyor.

Derya karakteri de diyor ki: "Bizim ailede büyü var." Mesela bu büyü inancı bilinçaltında "Bir sorun var bizim ailede." diye düşünmesinden mi ileri geliyor?

Gülçin Kültür Şahin: Bilinç üstünde de biliyor. Zaten Derya karakteri tam olarak farkındalığı çok yüksek bir karakter. Bunları söylemekten dilinde tüy bitmiş bir karakter Derya. Ve bence kitlelerin anlayacağı şekle indiriyor yani: "Acaba bizde büyü olabilir mi?" Büyüye inandığından değil, burada görülür bir sorun var çünkü. Bu ailede farkındalığı yüksek biri olarak kimseye sesini duyuramamasında zaten sıkıntı olduğunu düşünüyorum.

Canavar çok kompakt bir hikaye. Bir istismar hikayesi, bir aile hikayesi, bir utanç hikayesi... Çok ciddi bir utanma var mesela, saklama duygusu var. Siz bu hikayeyi nerelerinden ele alıyorsunuz? Bu sizin için neyin hikayesiydi?

Gülçin Kültür Şahin: Bu hikaye benim için anlatabilme, anlatamama... Neyin işe yaradığı, neyin yaramadığı, neyin bize iyi geleceğinin sorgulanması hikayesidir. Ben en çok bu soruların peşinden kafamı çalıştırdım. Bu oyuna çalışırken biz de bunların cevaplarını aradık. Bu da seyircinin aklında bir soru yaratır diye umuyorum ben. Çünkü bir şeylerin üstünü kapatma nasıl bir refleks ya da bir şeyi anlattığında nasıl bir şeye vesile olur cevabı... Ya da anlatamayanların ne derece bu hikayenin müsebbibi olduğu soruları bence benim en çok peşinde dolandığım noktalar.

Hakan Emre Ünal: Ben de şundan bahsedeyim: Kemal oraya geldiğinde aslında bence —benim ele aldığım çok alt metin ama— anlatmak için geliyor. Paylaşmak için geliyor. Hafifletir mi, hafifletmez mi bilmiyorum ama artık hani olur ya, "Söylemezsem çatlayacağım, birisiyle paylaşmazsam..." Hiç böyle olacağını sezmemesine rağmen bu gecenin... Onu anlatmaya teşvik ediyor. Zaten bilinen bir hikaye var aile içinde. Kemal de hiç bilmediği bir yerden paylaşıyor ve rahatlıyor mu, rahatlamıyor mu bilmiyoruz. Ama en azından artık kendini suçladığı ya da korktuğu, en büyük travmalarından birini birisiyle paylaşmanın rahatlığını yaşıyor yani. Benim açımdan öyle oldu.

Tülin Özen: Bence de. Zaten anlatmak üzerine çok konuştuk. Hatta Tunç'un soru-cevap kısmında dediği gibi oyunun olası isimlerinden biri bile olacak kadar "anlatmak" üzerine bir hikaye herhalde.

Canavar

Peki böyle bir durumda, en son artık suçlayacak kimse yok, ceza kesemiyorsun hiç kimseye... Her şey öğrenilmiş, olan olmuş ve birliktesiniz. Böyle insanlara sonra ne oluyor? Bu hikayenin sonrasında sizin karakterleriniz nereye giderdi? Aşabilir miydi bu olanları?

Tülin Özen: Bilmiyorum ki yani, duruma göre değişir. Bir şeyleri aşmak bence... Benim bugüne kadar arkadaşlarımda ya da kendimde gördüğüm şey şu; bir şeyleri aşmıyorsun zaten. Yani o senin çocukluğunla ilgili bir şey. Çünkü seni oluşturan, seni sen yapan şeylerden birisi. Bence bazı yaşlarda başına gelen şeyler seni sen yapan şeyler oluyor. İleride bunu fark edip yıllarca terapiyle geçirsen bile, bir sorun geldiğinde ya da enerjin bozulduğunda, bazen gücün düştüğünde gene o şey senin kapını çalıyor. Korkman gerektiğinde ilk kapıldığın korku genelde onlar oluyor. Kendimde ve çevremde en çok gördüğüm şey o.

Dolayısıyla bunları aşmak yerine bunlarla nasıl yaşayacağını bulmanın yolunu bulmaya çalışıyorlar bence. Kimi anlatarak, anında müdahale ederek ama hayat boyu o müdahale ettiği şeyin aslında tam karşılık görmemesini yaşayarak... "Suçlu" diye bağırabilen bir insan bile sadece yaşadığı mağduriyetten dolayı suçlanmış, bunu açık ettiği için suçlanmış. Bir tanesi anlatmayarak aslında kendini gerçekleştirmiş. Bir tanesi de bir şeyler yaşamış ama asla hatırlamıyor ve kendi gerçekliğini sorgulayan bir yerde. "Ben ne yaşadım, bana biri anlatsın." diye dolaşıyor yani. Bu, bugünden sonra düzelir mi? Çok zor herhalde. Çok daha basit travmalar bile düzelmiyor.

Gülçin Kültür Şahin: Mucizevi olarak bu konuşmadan sonra düzelmesi çok gerçekçi değil. Bu insanlar kendi varoluşlarına devam edecekler diye hayal ediyorum ben.

Tunç Şahin: Düzgün zaten. Yani travma hayatlarının birinci konumunda değil diye konuştuk biz hep oyuna çalışırken. Bütün günlerini bunu düşünerek geçirmiyor bu insanlar. Ama maalesef bununla harçları karılmış bir yerden sonra. Bu olay, onların bu insanlara dönüşmesinde etkili olmuş bir şey. Ve o geceden sonra hayatlarında mucizevi şekilde bir şey değişmeyecek. Ama illaki bir şey değişecek. Ya da bir şey değişmeye başlayacak. Ama bu "düzelme" olur mu, onu hiç sanmıyorum.

Siz o zaman filmin sonundaki gölge figürünün çok da aydınlık bir yere işaret etmediğini mi düşünüyorsunuz?

Tunç Şahin: Yaşadığın her an, her yaşadığın anı yaşarsın. Yani ne yaşadıysak illa travma olması gerekmiyor, onlar bizi biz yaptığı için yaşamaya devam ediyorlar bizimle beraber. Yani o enişteler, o küçük taşrada yetişmiş olmak; büyük ailede seveceğin, sevmeyeceğin insanlar hep seninle yaşamaya devam ediyor. Travma dediğin bir yara demek; yara açıldıysa kapanacak bir şey değil ama yetişkin olarak o travmayla ne yapacağımıza karar verebiliriz.

Bu bizde bir yara açtı, panik atak yaptı, bir takım potansiyel bozukluklar yaptı... Buralardan kendi paternini görmek, aslında şöyle demek: "Ben oradan çıkmak için çok uğraştım, artık orada olmak istemiyorum." diyor. "Biz bu yemeği yemeyelim." diyor. Yani şey diyor... Hayattaki gerçek mevzularda "Ben onu atlattım." dersin. Gerçekte atlattın mı acaba? Atlatmak ne demek yani, bir şeyi aşmak ne demek? O senin içinde bir yere yerleşiyor ve seni şekillendiriyor. Onunla beraber yaşayabilirsin; sağlıklı, başkalarına da yarayan bir hayat kurmak için. Bunun için de hem anlatmak lazım hem dinlemek lazım. Kapının arkasına koyduğun her şey canavara dönüşür. Bir açıp bakmak lazım her şeye. Açtım, baktım, konuştuk, hep beraber ağladık, bağırdık, çağırdık, suçladık; sonra ışığı açtık, normal bir hale getirdik. Ama bu canavarın orada olmadığı anlamına gelmiyor. O suçun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Onlara öfkemizin biteceği anlamına gelmiyor. Ama biz yönümüzü değiştirebiliriz. Daha güzel bir yemek yiyebiliriz yani, daha güzel bir hayat yaşayabiliriz.

Son olarak festival yolculuğunuz bundan sonra devam edecek, vizyon takviminiz belli mi?

Tunç Şahin: Bu sene içinde vizyon düşünüyoruz. Burada nasıl bir reaksiyon alacağımızı görmek de belirleyecek. Ama önümüzdeki sene içinde bir takım platformlarda ya da başka yerlerde olacağını söyleyebilirim. Ne zaman olur bakacağız.

Yeni bir projeniz var mı?

Tunç Şahin: Yeni bir tiyatro oyunum var, Ekim'de başlıyor. Bu Benim Çantam, Bu Benim! 23 Ekim'de Baba Sahne'deyiz.

İdil Hazal Acar
İdil Hazal Acar
-İçerik Editörü
Sanat filmleri ithal ederek başladığı kariyerinde, farklı formatlarda sinema içerikleri üretmeyi sürdürüyor. ODTÜ’de aldığı Felsefe eğitimini; romancı, eleştirmen ve senarist kimlikleriyle harmanlayarak gişe rekortmeni filmler ve festival seçkileri arasında aynı tükenmeyen merakla mekik dokuyor.
Benzer Haberler