“Bir Hayatta Kalma Hikayesinden Fazlası”
Yazar: Onur ÇakmakFilme dair söyleyeceğim ilk söz, genel olarak da başarılı bir iş çıkardığını düşündüğüm yönetmeni David Ayer’in açılıştaki hüneri hakkında olacak. Zira kısa bir sahneyle hem filmin -eminim birçoklarına göre de- asıl starı olan Alman kurdu Odin özelinde fikrimiz oluyor hem de aslında çok tahmin edilebilir bir anlatıyı cazip hale getiriyor. Buraya yine döneceğim…
Niye böyle bir giriş yaptığımı filmin tanıtımını veya afişini gören, kalbini bir kez olsun “patililere” kaptırmış herkes rahatlıkla anlayabilir. Sıkı bir Brad Pitt hayranı olup, bir süredir de beyazperdede denk getirememiş olsanız da bu durum geçerli! Sözlerden ziyade bakışların ve durumların yer aldığı filmde Odin’den başka bir şey düşünmek hiç kolay değil. Kendisini (Gerçek adı Uber), Pitt’in karakteri emekli asker James Belmont’a eşlik ederken seyrediyoruz. Odin’i Uber isimli köpek ve 3 yavrusu birlikte oynamış.
Plan B
James ve Odin’in Alaska’nın ücra coğrafyasında başlayan yolculuğunun kısa sürede bir hayatta kalma mücadelesine dönüşeceğini zaten biliyoruz. James’in uçuş sırasında geçirdiği kalp kriziyle uçağın düşmesi ve ikilinin medeniyetten tamamen kopması da türün hiç yabancı olmadığı bir başlangıç. Fakat Heart of the Beast’in asıl meselesi, bu iki karakterin doğayla mücadelesinden çok, birbirleriyle kurdukları bağın ne kadar kuvvetli olduğunu göstermesi.
Bu noktada filmin kelimelerden mümkün olduğunca tasarruf etmesi de önemli. James, savaşın ardından kendisini insanlardan uzaklaştırmış, sessizliği seçmiş bir asker. Özel Kuvvetler geçmişinin ve gördüğü şeylerin izlerini üzerinde taşıyor; Odin ise emekli bir muharebe köpeği olarak en az James kadar yaralı. Birinin zayıf bir kalbi, diğerinin protez bir bacağı ve her ikisinin de savaş travması var. Dolayısıyla film, insan ve hayvan arasındaki klasik “sadıklık” anlatısından biraz daha fazlasını kuruyor. Burada birbirini koruyan, hatta zaman zaman birbirinin hayatını kurtaran iki eski savaş gazisi var. James, Odin’i geçirdikleri kazadan sonra ayağa kaldırırken, Odin de James’i kalp krizi geçirdiği anda hayata döndürmeye çalışıyor. Kahramanlığın tek taraflı dağıtılmaması, köpek-insan ilişkisinin duygusal karşılığını güçlendiriyor.
Ayer’in başarısı da biraz burada ortaya çıkıyor. Yönetmen, filmografisine mercek tuttuğumuzda aksiyonun daha sert ve eril tarafına sık sık yaslanmış bir isim olmasına rağmen, Heart of the Beast’te bu tarafını karakterlerin arasındaki bağı ezip geçecek şekilde kullanmıyor. Nehirler, vahşi hayvanlar, düşüşler, kırılan kemikler ve ölümle burun buruna gelinen anlar elbette var. Fakat bunların neredeyse tamamı James ve Odin’in ilişkisini biraz daha ileri taşımak için kullanılıyor. Bu nedenle filmin nereye varacağını önceden tahmin edebilmek, en azından benim açımdan, anlatının aleyhine işlemiyor. Esas mesele ne olacağını bilmekten çok, bu iki karakterin oraya nasıl ulaşacağını izlemek.
Bunun en belirgin karşılığı da şüphesiz Odin’in bakışlarında. Köpeklerin zaten son derece ifade gücü yüksek canlılar olduğunu biliyoruz ama sinemada bu ifadeyi doğru anda doğru anlama dönüştürmek zor olsa gerek. Görüntü yönetmeni Mauro Fiore, kurgucu Dody Dorn ve köpeklerle çalışan ekip sayesinde Odin’in bakışları filmin neredeyse diyaloglarından biri haline gelmiş. Üstelik film, bunu fazla ileri götürüp Odin’i “insanlaştırma” tuzağına çoğunlukla düşmüyor. Odin’i bakışlarından, nefesinden ve hareketlerinden çıkarmamıza izin veriyor.
Bu tercih James karakteriyle de örtüşüyor. O da zaten kendisini kelimelerle ifade eden biri değil. Savaşın bıraktığı travma, onu insanlardan uzaklaştırmış ve neredeyse içgüdüleriyle hareket eden bir adama dönüştürmüş. Karşısına çıkan bir insana ilk refleksinin silahını doğrultmak olması da bu yabancılaşmanın en net göstergelerinden biri. Bu karakter J.K. Simmons’ın canlandırdığı Watkins. Eski bir altın madencisi olarak hikayeye dahil olan Watkins, biraz da türün alışıldık “kırsalda bir anda beliren esrarengiz ve ürkütücü adam” figürünü temsil ediyor. Filmin zaten oldukça sade tutulmuş kadrosu düşünüldüğünde, onun gelişi anlatının ritmini pek de değiştirmiyor. Heart of the Beast’in insan kalabalığına ihtiyacı olmadığı çok açık.
Filmin aksiyon tarafında da Ayer’in eli kendisini hissettiriyor. Özellikle ağaçlardan oluşan köprüyle nehir üzerindeki geçiş ve sonrasında James’i takip ettiğimiz bölüm, fiziksel tehlike hissinin ustalıkla yansıtıldığı anlardan. Vahşi hayvanlarla karşılaşmalar da benzer biçimde gerilimi diri tutuyor. Ayı karşılaşmasındaki CGI zaman zaman kendisini belli etse de Ayer, genel olarak bu sahneleri gereğinden fazla uzatmadan ve aksiyonun içine yedirerek kullanıyor.
Görüntü tarafında ise filmin Alaska olarak kullandığı Yeni Zelanda coğrafyasının hakkını verdiğini söylemek gerekiyor. James ve Odin’in yoğun ormanların arasında ilerlediği bazı anlarda film, klasik bir hayatta kalma macerasının sınırlarını aşıp daha estetik bir görüntü arayışına giriyor. Bunun yanında Jared Michael Fry’ın müzikleri, bazı sahnelerde görüntünün zaten tek başına sağlayabildiği etkiyi biraz fazla belirgin biçimde destekliyor. Özellikle filmin sessizliğe izin verdiği anlarda daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Odin’in ağır nefes aldığı bölümler bunun güzel bir örneği.
Son düzlükte filmin adındaki “Beast”in yalnızca doğaya ya da Odin’e işaret etmediği de pekala düşünülebilir. Buradaki vahşi/canavar biraz insanın savaşla ilişkisi, biraz doğanın kendisi, biraz da insanın medeniyetten koptuğunda ortaya çıkan hali belki de. James ve Odin’in ikisinin de savaşın izlerini taşıması bu açıdan anlatıyı birbirine bağlıyor. Her iki tür de travmayı kendi bedenlerinde taşıyor; ikisi de bir şekilde eksilmiş, yine de hayatta kalmayı sürdürüyor.
Benim için filmin en kuvvetli tarafı da tam olarak buradaydı. Heart of the Beast yeni bir söz söylemiyor olabilir ama bunu yaparken James ile Odin arasındaki ilişkiyi odağından hiç çıkarmıyor. Bu yüzden başlangıçta muhtemel sonucu biliyor olmamızın bile gerilimi öldürmediği bir maceraya dönüşüyor. Başta söylediğim gibi, Brad Pitt’in varlığına rağmen, afişte daha fazla yer kaplayanın neden Odin olduğunu anlamak hiç zor değil…