Kendi Kazdığı Kuyuya Düşen Inarritu
Yazar: Onur KırşavoğluAlejandro Gonzalez Inarritu… Amores Perros, 21 Grams ve Babel filmleriyle kesişen hayatlar alt türüne sınıf atlatan, daha sonra Biutiful’la karamsarlığın şiirini yazan ve sonunda Birdman & The Revenant ikilisiyle üst üste Oscar kazanıp tarihe geçen büyük bir usta. Bardo ile kişisel sulara uğradıktan birkaç yıl sonra da Tom Cruise’la yolları birleşti ve karşımıza Digger’la çıktılar. Bir petrol zengini, dünyanın yok olma tehlikesi, karikatürize politikacılar ve yabancılaştırma efektine göz kırpan katmanlı bir senaryo ile her zaman bulamayacağımız bir izleme deneyimi var karşınızda. Tom Cruise dışında oyuncu kadrosu da heyecan verici: John Goodman, Michael Stuhlbarg, Riz Ahmed, Sandra Hüller, Jesse Plemons, Emma D’Arcy ve Robert Joh Burke! Lubezki ise yeniden Inarritu’yla beraber ve bu da görsel açıdan filme sınıf atlatıyor. Film, Kubrick’in Dr. Strangelove filmine göz kırpan absürt bir yapıya ve anlatıya sahip.
TME
Alejandro Gonzalez Inarritu’nun “Digger”ı daha ilk dakikalarından itibaren seyircisine şunu söylüyor: Bu film normal bir film olmayacak. Tom Cruise’un suratını tanınmaz hale getiren makyajı, çürümekte olan kedisi, devasa malikanesi, duvarlara asılmış hayvan kafaları, petrol takıntısı ve dünyanın sonuna doğru hızla ilerleyen bir felaket… Inarritu bütün oyuncaklarını aynı anda masaya koyuyor. Üstelik bunlarla yetinmeyip filmin ortasında masanın kendisini de kaldırıyor. Digger, ne kadar cesur bir şey denediğini anlatmaya o kadar meraklı ki zaman zaman denediği şeyin kendisini unutuyor. Bu da zayıf nokta olarak karşımıza çıkıyor. Tom Cruise’un canlandırdığı Digger Rockwell, Teksaslı bir petrol milyarderi. Dünyanın kendisini borçlu olduğuna inanan, parayı güçle, gücü de haklı olmakla karıştıran bir adam. Kuzey Kutbu’ndaki petrol faaliyetlerinin yarattığı felaket kapıya dayandığında bile ilk refleksi gerçeği anlamak değil, anlatıyı kontrol etmek oluyor. Dünyanın sonu geliyor olabilir ama önemli olan dünyanın bunu nasıl algıladığı. Inarritu’nun filmin merkezine koyduğu fikir aslında burada yatıyor: Gerçekle değil, gerçek hakkında anlatılan hikayelerle yaşıyoruz.
Bu açıdan Digger, çevre felaketinden çok daha geniş bir alana saldırıyor. Kapitalizme, siyasi ikiyüzlülüğe, medyanın gerçekliği gösteriye dönüştürmesine ve seyircinin kendi öfkesini sinemada görmek istemesine aynı anda yükleniyor. Fakat Inarritu’nun temel problemi de burada başlıyor. Film o kadar çok şeyi söylemek istiyor ki sonunda neredeyse hiçbir şeyi yeterince derinleştiremiyor. İlk bölümdeki Digger son derece eğlenceli. Cruise’un performansı da filmin en büyük kozu. Oyuncu burada alıştığımız Tom Cruise imajını neredeyse paramparça ediyor. Protezlerin altında kayboluyor, bedenini groteskleştiriyor, aksanını ve jestlerini abartıyor. Bir zamanların aksiyon yıldızının temel özelliği olan kontrol duygusunun yerine, sürekli dağılmanın eşiğinde duran bir adam getiriyor. Fakat performansın asıl ilginç tarafı, Cruise’un bu grotesk karakterin arkasında giderek daha kırılgan bir oyuncu portresi yaratması. Digger’ı oynayan adam ile Digger’ın kendisi arasındaki mesafe açıldıkça Cruise’un gerçek sinema personası da filmin bir parçası haline geliyor. Bu noktada Tom Cruise’un Oscar adaylığının garanti olduğunu ve ödül için en büyük aday olduğunu söylemeliyim.
Sonra, film kendi halısını ayağımızın altından çekiyor. Digger’ın yaşadıklarının aslında bir tiyatro oyunu olduğunu öğreniyoruz. İzlediğimiz şey, dünyanın sonunu anlatan bir oyunun provası ve bu oyunda Digger’ı oynayan Cruise’un karakteri Curtis. Bu noktadan sonra Digger çevre felaketi hicvinden çıkıp oyunculuk, sanat, seyirci ve temsil üzerine bir meta-filme dönüşüyor. Fikir kağıt üzerinde Inarritu’ya çok yakışıyor. Birdman’de oyuncu ile karakter arasındaki çizgiyi, Bardo’da gerçek ile kurmaca arasındaki sınırı kurcalamış bir yönetmenin burada tiyatro, sinema ve gerçeklik arasındaki duvarı yıkmak istemesi şaşırtıcı değil. Fakat Digger’ın en büyük sorunu da bu dönüşümün filmin dramatik enerjisini düşürmesi. İlk bölümde gerçekten ne olacağını merak ederken, ikinci bölümde filmin ne anlatmak istediğini çözmeye çalışıyoruz. Bir noktadan sonra film, seyircinin önüne sürekli yeni bir katman koyuyor ama bu katmanların hiçbiri öncekini gerçekten zenginleştirmiyor. Bu durum biraz da tempo sorunu yaratıyor ve hazmı zorlaştırıyor. Ancak, bu düşüşlerde ihtişamlı sahneler ve Lubezki dokunuşu filme hayat veriyor.
Film ilerledikçe Inarritu’nun mizah anlayışı giderek daha yüksek sesli hale geliyor. Karakterler bağırıyor, müzik bağırıyor, dekor bağırıyor, makyaj bağırıyor, politik mesaj bağırıyor. Filmin görsel dünyası ise bunun tam tersine son derece kontrollü. Emmanuel Lubezki’nin görüntüleri, Dennis Gassner’ın tasarımları ve Cosmo Sheldrake’in müziği, Digger’ın bilinçli biçimde yapay dünyasını olağanüstü bir sinema gösterisine dönüştürüyor. Her şey fazla büyük, fazla parlak, fazla grotesk. Filmin problemi de tam olarak bu “fazla” kelimesinde gizli. Bu atmosfere kendinizi kaptırırsanız da olağanüstü bir keyif almanız olası. Çünkü Digger’ın asıl meselesi dünyanın sonu değil, dünyanın sonunu seyretme biçimimiz. Inarritu, iklim krizini anlatırken seyircinin de bundan bir eğlence ürettiğini yüzümüze vuruyor. Fakat bunu yaparken kendisi de aynı tuzağa düşüyor. Dünyanın çöküşünü anlatan görkemli, pahalı, yıldızlarla dolu ve gösterişli bir Hollywood filmi çekiyor. Yani eleştirdiği gösterinin ta kendisine dönüşüyor. Bu çelişki filmi aynı zamanda ilginç ve ilgi çekici de kılıyor. Digger’ı beğenmeyenler bile başarısız bir film değil; daha ilginç bir ifadeyle, başarısızlığa uğrayan çok büyük bir film olarak niteleyeceklerdir. Sinemada izlenmeyi kesinlikle hak ediyor. İçinde birkaç ayrı film var ve bunların bazıları gerçekten çok iyi. Cruise’un performansı, yapay dünyanın tasarımı, felaket fikrinin başlangıçtaki absürtlüğü ve seyirci-sanat ilişkisine dair düşünceler bunların başında geliyor. Ama bütün bu parçalar bir araya geldiğinde organik bir bütün yakalamak zorlaşıyor. Inarritu biraz da kendi kazdığı çukurun içine düşüyor. Filmin başındaki petrol milyarderi dünyayı yok ederken kazdığı çukur, filmin sonunda yönetmenin kendi anlatısına dönüşüyor. Digger da tıpkı karakteri gibi, kontrolü elinde tutmak isterken giderek kontrolünü kaybediyor.
Belki de filmin en ironik tarafı bu. Inarritu seyirciye dünyanın sonunu anlatmak için bir sahne kuruyor, sonra sahnenin arkasındaki sahneyi gösteriyor, sonra onun da arkasında başka bir gerçeklik olduğunu söylüyor. En sonunda bütün bu katmanların altında gerçekten ne olduğunu da gerçek izleyiciye bırakıyor. Digger, büyük, fazla iddialı, fazla gürültülü ve zaman zaman kendi zekasına fazla güvenen bir film. Sinemada bazen asıl ilginç olan da budur: Her şeyi doğru yapan filmlerden ziyade, büyük bir şey denemeye kalkanlar önemlidir. Yukarıda belirttiğim gibi kendinizi kaptırmanız ve atmosfere/meselelere ayak uydurmanız beğeni skalanızı da belirleyecek. Ben zayıf noktalarına rağmen oldukça keyif aldım. Geçen yıl fırtınalar estiren One Battle After Another’la da akrabalık bağları var. Digger tam olarak şöyle bir film: Dünyayı kurtaramıyor. Kendi dünyasını da tam olarak kurtaramıyor ama seyirciyi de rahat bırakmıyor.