Hesabım
    Kemikler ve Her Şey
    BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
    4,0
    Çok İyi
    Kemikler ve Her Şey

    Paramparça kalpler ve kemikler..

    Yazar: Hande Kara
    Bir filmi hakkında hiçbir şey okumadan, fragman izlemeden hatta konusunu bile bilmeden izlemenin tadını Bones and All ile bir kez daha deneyimledim. Bunu bazı filmlerde yapıyorum ve izlediğim sinema deneyiminden, her zamankinden daha çok tatmin oluyorum. Örneğin bu filmin konusunu biliyor olsaydım, Bones and All’un ilk dakikalarında yaşadığım o şoku yaşamayacaktım. Bu çağda, sosyal medyada her an karşımıza yeni bir içerik çıkarken, film pazarlamaları binbir yolla yapılırken, her zaman bu durumu yaşamak mümkün olmuyor elbet ama, olduğunda da tadından yenmiyor.



    Evet Bones and All’un yamyamlık üzerine bir hikayesi olduğunu bilmiyordum, bu kadar çok kan göreceğimi de. Ama fena mı oldu derseniz, asla derim! Çünkü Luca Guadagnino’nun yarattığı dünyadaki bu kanlı aşk hikayesi, çok estetik. İlk 15 dakikada bir dram filmi izleyeceğiniz izlenimi veren Bones and All, film boyunca takip etmekten büyük zevk alacağınız Maren (Taylor Russell) karakterinin, babasından gizli bir pijama partisine kaçarak gitmesiyle, rotayı oldukça karanlık bir tarafa çeviriyor. 

    Yazının devamı film ile ilgili sürpriz bozan içerir.
    O şok ve tahrik edici sahnenin ardından, Maren’ın ilk defa üç yaşında insan eti yediğini ve bakıcısını öldürdüğünü öğreniyoruz. O günden beri babası ile birlikte eyalet eyalet gezerek göçebe bir hayat yaşayan, ancak sakinliği sebebiyle uzun bir süredir Virginia’da yaşayan Maren, artık babasının ona göz kulak olamayacağını anlattığı bir ses kaydı, biraz para ve hiç tanımadığı annesinin ismini öğrendiği doğum belgesi ile başbaşa kalıyor. Bir süre evde kalıp olanları sindirmeye çalışan Maren, sonunda sırt çantasına alıp yollara düşüyor ve 80’ler Amerikası'nda eyaletleri geçerek annesine ulaşmaya çalışıyor. Yolda gördükleri ve tanıştıkları ise Maren’ın hayatını tamamen değiştirecek. Birbirlerini koku alarak bulan yiyiciler, hiç de azımsanacak  kadar değiller ya da bu tamamen Maren’ın şansı.


    Claire Denis imzalı Trouble Every Day’den, bir zombi romantik komedisi olan Warm Bodies’e kadar yamyamlık teması aslında aşk hikayeleri içerisinde işlendi. Hatta bunların içine Santa Clarita Diet dizisini bile ekleyebiliriz. Diğer tarafta vampir aşk hikayelerine de Twilight serisi, True Blood gibi dizilerden de aşinayız. Ancak Bones and All’daki çiftimiz Maren ve Lee, asla bir Edward ve Bella değil. Onlar adeta They Live By Night’tan Bowie ve Keechie ya da Natural Born Killers’dan Mickey ve Mallory. Timothée Chalamet hayranları, Alacakaranlık vari bir aşk hikayesi ve aşık bir zombi görmeyi bekleyerek salonlara koşabilirler, ancak onları kanlı ve tutkulu bir katil çift hikayesi bekliyor. Öldürmekten zevk almıyorlar, ancak yeme dürtülerinin de önüne geçemiyorlar. Gençler, tutkulular ve açlar ama bu ikiliden duvarlardan tabloları düşürecek bir yatak odası performansı bekleyenler de hayal kırıklığına uğrayabilir. 



    Lee ve Maren son durağa varmanın heyecanı yanında, sıradaki kurbanlarını bulmak için Amerika kırsalını dolaşırken, derin bir bağ kurarlar ve bu esnada her türden ahlaksız ve nahoş karakterle karşılaşırlar. Peki ya bu ikilinin aşkları, insan etine olan doymak bilmez açlıkları kadar uzun sürecek mi, yoksa maceraları gözyaşları içinde mi sona erecek? Chalamet ve Russell, kendilerini ait hissetmedikleri bir dünyada çaresizce hayatta kalmanın bir yolunu bularak, yanyana ilerlemeye çalışıyorlar. İkili, geçmişle ilgili acı gerçekleri açığa çıkarmanın iniş çıkışlarını yaşadıkça büyüyen ve gelişen, inandırıcı bir aşka dönüştürüyorlar tutkularını.


    Dışlanmış olmanın ve kendilerinden birini bulmanın yarattığı kuvvetli bağla birbirlerine bağlanan bu kanun kaçağı çiftin geçtiği yolları, uğradıkları mekanları, yönetmen Luca Guadagnino’nun daha önce de adını andığı fotoğrafçı William Eggleston’ın karelerinin daha kirli bir versiyonunu oluşturan dünyayı yaratmadaki başarısını, görüntü yönetmeni Arseni Khachaturan’ın adını anmadan teslim edemeyiz. Guadagnino, Amerika'nın kalbini oldukça şaşırtıcı bir şekilde yakalıyor karelerinde. Mağazalardan restoranlara, gezici fuarlardan Virginia ve Minnesota'nın arka yollarına kadar her yer harika görünüyor.


    Guadagnino ve Chamelet’i Call Me By Your Name’in ardından tekrar bir araya getiren filmde, oyunculuklara değmeden asla geçemeyeceğim bir performans var. Chamelet’ten bahsetmiyorum ama. Taylor Russel’ı hayran hayran izlemekten, odağımı Timothée Chalamet’e çok kaydıramadım açıkçası. Ölümcül Labirent serisiyle tanıdığım Russel, Chalamet'in de yardımıyla kariyerinin en iyi performansını sergiliyor. Kısa bir sahnede izleme şansımız olsa da, Chloe Sevigny de adı anılması gerekenlerden. Son olarak Mark Rylance ürkütücü Sully olarak oldukça başarılıyken, Michael Stuhlbarg de yamyam serseri Jake rolünde bir kez daha mükemmel.


    Guadagnino, kendilerini onlardan olmayan bir dünyaya sığdırmaya çalışan tutkulu ve acemi aşık bir çiftin hikayesini olgun bir sinema diliyle yollara vuruyor. Konusunun gerçek üstülüğü ve rahatsız ediciliğine rağmen, inandırıcı ve kalbi olan bir hikaye. Ama elbette bu, filmin sağlam bir mide gerektirdiği gerçeğini değiştirmiyor.


    Hande Kara
    Daha Fazlasını Göster

    Yorumlar

    Yorumları göster
    Back to Top