Hesabım
    Kurak Günler
    BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
    5,0
    Kusursuz!
    Kurak Günler

    Taşra ikilemi!

    Yazar: Banu Bozdemir

    Emin Alper’in filmlerinde çok sevdiğim yönetmen Michael Haneke’nin Cache / Saklı etkisi alırım. Hafızanın bastırılması, ne kadar bastılırsa bastırılsın gerçeklerin mutlaka geri döneceğine ilişkin detaylar barındırması, bir filmin bireysel ve toplumsal yüzleşme açısından değerini ortaya koyar!

    Okumuş, taşradan uzak yaşam deneyimiyle ve yüzünde yıpranmamış, fresh bir ifadeyle Yanıklar kasabasına giriş yapan başsavcı Emre’nin karşılanma töreni de o derece gerçekçi, sindirilmiş, insanın hakimiyet gücünün doğada, hayvanın ölü bedeninde ve erkeğin benliğinde yükselen bir sahip olma ve aynı zamanda yok etme ritüeli içeriyor. Emre geçmiş yılların, seksenler ve öncesinin politik kaçışıyla, bilinci ya da cezasıyla bu şehirdeki yerini almıyor. Bizzat devlet eliyle dönüştürülmesi için oraya yerleştirilen ‘aydın’ bir beyin. Yasaların işlemediği, hakimin bile ters bir adım atmaktan korktuğu, avukatın yerel kodlarla davrandığı ve ilk geceden başsavcının aklını bulanıklaştırmaya yemin etmiş bir güruhun ortasından nasıl çıkacağımızı bilmediğimiz bir kasabaya adım atıyoruz bizler de!

    Filmde o kadar fazla bileşen tam ve bütün bir halde önümüzde diziliyor ki heyecandan ekrana kitlenmek çok olası. Bir Cumhuriyet Savcı’sının bir kasabaya atanması sonucu yaşananları anlatan film, şehre düşen yabancının bulanık, gerçek ve fazlaca yönlendirme içeren deneyimleri sayesinde hatırlayamadığı bir gecenin sırrını çözme konusundaki ısrarını anlatıyor. Film bir karşıtlık hali yaratsa da kimsenin arkasında durmuyor, herkesin yaratılan atmosferin içinde bizzat el vererek, susarak ya da görmeyerek yer aldığının mesajını veriyor. Obrukların bizzat ülkenin çöküşünü ifade ettiği, balçıklı göl suyunun seni içine çekmeden, çoğunluğun tarafında yer almanın garantisini fısıldayan film, ülkemizde son yıllarda yaratılan insan tahribatını çok çok iyi anlatıyor. Hayvana olan davranışın, lgbt bireylere olan bakış açısının, kadının varoluş sebebinin erkeğe hizmet etmekle özdeş görüldüğü algının içerisinde öyle güzel bir çember çiziyor ki, umudu ve umutsuzluğu aynı anda harmanlıyor içimize…

    Tabii şöyle ilginç bir yanı da var. Yıllarca sıkkınca övgüler düzdüğümüz taşra meğerse bunca yıl içerisinde yol kat etmiş, kanun manun dinlemeyen, köye gelen şehirlinin defterini dürer hale gelmiş, o topraklara kötülük musallat olmuş. Bu tekinsizlik hali kişisel olarak hep vardı ama bu sefer organize olunmuş bir kötülüğün pençesinin altında kaldık, başsavcıdan başlarsak nasıl da kanunların yavaş yavaş aşağıya çekildiğine tanık olduk. Önce dostça yaklaşan, seni ikna etmeye çalışan, hatta seni suçuna ortak eden ve sonrasında ikilemde bırakan ve reddettiğin her noktada sana daha sistematik ve organize yaklaşan bir güruhun varlığıyla üst seviye bir anlatım içeriyor Kurak Günler.

    Obruk ve balçık imgeleri ile aynı zamanda gerçekliği iyi yer buluyor hikayede. Obrukların çatlaklarını balçıkla sıvama iması ve Emre’nin kasabanın kimsenin yaklaşmadığı balçıklı gölünde yıkanma isteği bu yok ediciliğe hizmet eden hareketler. Gazeteci Murat’ın kafa karıştıran ve sürekli Emre’nin karşısına çıkıp, onu kasabanın tekinsizliğine karşı uyarması da zamanla boş bir tehdite dönüşüyor, o da sistemin çarkları arasına karışmış bir kaybeden olduğunun farkında değil! Arkasında boş teneke kutuları taşıyan, bir nevi kasabanın delisi kıvamında, arkasından bir dolu söz söylenen ama sindirilmişliğini hep cinsel yöneliminin onu aşağılamak için kabul ettiklerine dair bir imayla, taşrayı adımlayan bir karakter olarak karşımıza çıkması da tesadüf değil! Hakim Zeynep ise kendisine yarayan yargı mekanizmasını sonuna kadar işletmeye kararlı, Emre’nin sorularına, açmazlarına cevap vermek yerine yargılayıcı bir karakterle, Emre’nin iplerini yakalamaya hazır hale geliyor!

    Film Emre’nin güçlü duruşunun, kasabada yaşanan su sıkıntısına bağlı olarak oluşan obrukların ortaya çıkış hikayesinin Emre’yi sürüklediği araştırmacı ruhun ortasına bir avuç afyon atmayı başarıyor ve ondan sonra Emre’nin kesinliğini ve keskinliğini yitirmiş bir karakter olarak, kendisiyle ilgili soruların peşine düştüğünü gözlemliyoruz! Soruların cevaplarının bir bir önümüze dizileceğini beklediğimiz hikayede eğlence gecesi yaşananlar Emre’nin ve bizim zihnimizde koca bir boşluk yaratıyor. Emre’nin içkisine boca edilen ilaç ve küçük Pekmez’in tecavüze uğradığı gecenin faturası Emre’ye koca bir boşluk olarak geri dönüyor. Film burada ikinci bir obruk imgesi yaratıyor ve boşluklardan kasabada yaşanan, yaşanması olası her olayı, her acımasız detayı ‘amasız’ sızdırıyor.

    Bir yandan da o tecavüz gecesinden itibaren hikayenin seyri, gerçekliği biraz değişiyor, dağılıyor. Emre’nin zihninden olan bitenlere bakmaya, algılamaya çalışır bir halde yolumuzu yitiriyoruz. Emre’nin karşısında kurnazlık zincirini onun en zayıf anında boynuna dolayarak bir nevi köle ve efendi ilişkisi yaratmak, onu suçluluk girdabında boğmak gibi bir amaçla hareket eden yerel yönetimler ve yine ele geçirilmiş bir avukat var! Emre’nin sarkaç gibi birbirine dolanan algısı filmin alarm noktası! Emre gibi insanların duyarlılık noktalarını sarsmak. Pekmez’e olanlar kasabalının umrunda olmazken, Emre’nin suçlayıcı kıvamla, bir yandan da göstermelik namus sevdasıyla bitişini hızlandırmayı amaçlayan iyi düşünülmüş bir kopma hali önümüze sürülüyor.  

    Karşımızda kurnazlık zincirini Emre’nin boynuna geçirerek, kanun koyuculuğa soyunan, yıllarca kendi düzeninde giden bir taşra algısına çomak sokmaya çalışan başsavcının gerçeklik algısıyla oynama oyunu gayet süratli bir biçimde işleniyor. Murat’ın başsavcıya olan hal ve tavırlarını anlamlandırmakta kimi zaman zorlanırken, Alper’in bir kaos ortamı yaratmak için doneleri gayet tatmin edici. Çünkü akılla çözülecek detaylar değil çoğu. Ve yönetmen de çözülmesini istemiyor, öylece ortada bırakıp, başka bir aşamaya (level) atlıyoruz. Bir nevi bilgisayar oyunlarının didaktikliğinde iki karakterin (Murat ve Emre) birbirine karşı başarısız hamlelerini izliyoruz. Yine de üzerlerine aşama aşama gelen kötülüğün cenderesinde kader birliği yapmak zorunda kalıyorlar!

    Filmin sonu çok acayip zaten. Filmin büyüleyici ambiyansının zirve yaptığı yer orası. Gerçeklikle boğuşan, tüm bunlar gerçek mi algısıyla bizi sürekli ikilemde bırakan film, son bir hamleyle kutsal bir eli aşağıya salıyor. ‘İşimiz tanrıya kalmış’ın sanatsal anlatımı olabilir ancak bu! İnsanın kendi çabasının yetmediği noktada bir mucizenin oluşması için çaba sarf etme haliyle karşı karşıyayız! Domuzlu karşılama töreni yapan kasabalının bu kez rotasını Emre ve Murat’a çevirdiği, kanunların ayaklar altında ezildiği bir atmosferde Emre ve Murat’ın bir anda karşı tarafa ışınlanması ne derece gerçekçi bilemiyoruz ama bir nevi kurtuluş umuduyla bu uhrevi fikre sarılıyoruz. Onların tarafına evrilen kameranın açısından karşı tarafa bakıyoruz ve onların yavaşça yok olan profilleri karşısında bir rahatlık yayılıyor içimize! Bu rehavet duygusunun anlık olduğunu düşünmeden edemedim. Emre ve Murat kurtuldular mı, yoksa kendilerine yapılan saldırı sonucunda başka bir boyuta mı geçtiler? Bunu bilemeyeceğiz, filmin sonuçsuz noktalarından biri de bu! Ama uzun zaman konuşacağımız, böyle bir sonu yaratmanın çaba ve umutsuzluğuyla dolu ayrılmış oluyoruz salondan…

    twitter.com/banubozdemir

    Daha Fazlasını Göster

    Yorumlar

    Yorumları göster
    Back to Top