Medeniyet Maskesi Düştükten Sonra İnsan Neye Dönüşür?
Yazar: Gizem ErtürkPandemiden sonra her şey çok değişti. Artık hiçbirimiz eski hayatlarımızda değiliz. Bir virüsün yalnızca birkaç ay içinde dünyayı nasıl durma noktasına getirebildiğini, alıştığımız düzenin ne kadar kırılgan olduğunu hepimiz gördük. Belki de bu yüzden, bugün bir salgın sonrası dünyayı anlatan filmlere eskisinden farklı bakıyoruz. Çünkü artık o dünya tamamen hayal ürünü değil.
Peter Heller’ın 2012 tarihli çok satan romanı The Dog Stars tam da böyle bir dünyanın kapısını açıyor. İnsanlığın büyük bölümünü yok eden bir salgının ardından Colorado’nun ıssızlığında hayatta kalmaya çalışan pilot Hig’in hikayesini anlatan roman, usta yönetmen Ridley Scott tarafından beyaz perdeye uyarlandı.
Yanında sadık köpeği Jasper, eski bir deniz piyadesi olan Bangley ve giderek küçülen bir dünyanın içinde tutunmaya çalıştığı bir hayat var.
20th Century
Filme geçmeden küçük bir parantez açmam gerekiyor. Çünkü karşımızda yalnızca yeni bir distopya filmi değil, sinema tarihinin en karakterli yönetmenlerinden birinin son dönem işlerinden biri var.
Ridley Scott’ın filmografisi öyle birkaç başarılı filmle geçiştirilebilecek türden değil. Alien, Blade Runner, Thelma & Louise, Gladyatör… Üstelik bunların her biri başka bir sinema dilinin kapısını açıyor. Alien ile uzayın karanlığını korkunun kendisine dönüştüren, Blade Runner ile geleceğin neon ışıkları altında insan olmanın ne demek olduğunu sorgulayan Scott, Thelma & Louise ile iki kadının özgürlük arayışını sinema tarihinin en unutulmaz yolculuklarından birine dönüştürdü.
Benim için ise Thelma & Louise hala bu külliyatın en özel köşelerinden birinde duruyor. Çünkü Scott’ın yalnızca görsel dünyalar kurabilen bir yönetmen olmadığını, karakterlerin duygusunu da taşıyabildiğini gösteren filmlerden biri. Gladyatör başka bir çağın epik anlatısını yeniden popüler sinemanın merkezine taşırken, Blade Runner bugün hala geleceğe dair en etkileyici kabuslarımızdan biri.
Tam da bu nedenle The Dog Stars’ı izlerken ister istemez insanın aklına şu soru geliyor: Acaba o eski Ridley Scott nerede?
Üstelik Tarantino ile geçtiğimiz günlerde yaşanan tatlı atışmaları onun eski huysuzluğunun da hala yerli yerinde olduğunu gösteriyor. Quentin Tarantino’nun Black Hawk Down için “21. yüzyılın en iyi filmi” yorumunu hatırlattıklarında Scott’ın verdiği cevap, yönetmenin kendisine bile ne kadar mesafeli bakabildiğini gösteriyor: “Acaba ne kullanıyordu? Neyin etkisindeyse aynısından ben de istiyorum.” Scott, Tarantino’nun övgüsüne katılmadığını da açıkça söylüyor.
Bu hikayenin güzel bir başka tarafı ise yönetmenin rahmetli kardeşi Tony Scott bağlantısı. Top Gun’ın da efsanevi yönetmeni olan Scott, 2012’de bir köprüden atlayarak intihar etmişti. Tony Scott, Tarantino’yla çok yakındı. Tarantino’nun True Romance senaryosunu Tony Scott satın alıp filme dönüştürmüş, Tarantino da bu işten kazandığı parayla Reservoir Dogs’u çekebilmişti. Ridley Scott’ın söylediği gibi, Tony Quentin’e gerçekten bayılıyordu.
Ve şimdi Ridley Scott, yaklaşık dokuz yıl aradan sonra yeniden bilimkurgu damarlarını taşıyan distopik bir dünyaya dönüyor. The Dog Stars klasik anlamda bir bilim kurgu filmi olmaktan çok, salgın sonrası dünyanın üzerine kurulmuş bir hayatta kalma ve insanlık hikayesi.
Buradaki asıl mesele de aslında virüs değil. Medeniyetin çöküşü…
Filmin bende en çok yankı uyandıran fikri, medeniyetin sandığımız kadar sağlam olmadığı. Medeniyetin maskesi düştüğünde geriye ne kalıyor? İnsan, bütün kurallar ortadan kalktığında gerçekten insan olarak kalabiliyor mu? Yoksa altında her zaman biraz barbarlık, biraz yok etme içgüdüsü mü var? Scott bu sorunun peşine düşüyor ama filmin senaryosu ne yazık ki bu soruların derinliğine her zaman yetişemiyor. Bu sorular ister istemez aklıma İstiklal Marşı’mızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un o çarpıcı dizesini getiriyor: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”
The Dog Stars’ın kaynağı olan Peter Heller’ın romanı, aksiyondan çok yalnızlık, hafıza, kayıp, insan bağlantısı ve medeniyetin anlamı üzerine daha felsefi bir metin. Film ise bu katmanların bir bölümünü korusa da, onları daha geleneksel bir post-apokaliptik maceranın içine yerleştiriyor.
Hig’i Jacob Elordi canlandırıyor. Elordi, son dönemde Saltburn, Priscilla ve Frankenstein gibi filmlerle kendisini yalnızca “genç Hollywood yıldızı” kategorisinin çok üzerine taşıdı. Ancak The Dog Stars’ta oyuncunun performansı daha kırılgan ve içine kapanık. Hig zaten dünyayla bağını büyük ölçüde kaybetmiş bir karakter ve Elordi’nin mesafeli oyunculuğu bu yalnızlığı destekliyor. Yine de karakterin senaryoda yeterince derinleştirilememesi, performansın zaman zaman havada kalmasına neden oluyor.
Margaret Qualley ise Cima karşımızda. Kendisinin Maid dizisindeki olağanüstü performansı hala aklımda. Son dönemde The Substance ve Blue Moon gibi farklı işlerde de kendisini başka başka tonlarda izledik. Bu filmde ise Hig’e deyim yerindeyse ilk görüşte aşık olan ve tenhada kıstırma arzusuyla yanıp tutuşan Cima olarak perdede izliyoruz. Biraz da komik yanık bakışlarını ve çatık kaşlarını unutmak mümkün değil…
Ama benim için filmin asıl seyir zevki başka iki isimde. Josh Brolin ve Guy Pearce.
İkisini ekranda gördüğünüz an film bir anda başka bir enerjiye kavuşuyor. Brolin’in Bangley’si kaba, kuşkucu, silahlı ve hayatta kalma konusunda neredeyse paranoyak. Ama Brolin karaktere öyle bir karizma ve mizah katıyor ki, filmin en uzun bölümlerinde bile onun sahneye girmesini bekliyorsunuz.
Guy Pearce ise çok daha kısa sürede filmin dünyasına ağırlık kazandırıyor. Ekranda göründüğü her an, yılların oyunculuk deneyimini hissettiren o tanıdık karizmasını taşıyor. İkisi arasındaki sahneler, açıkçası The Dog Stars’ı benim için kesinlikle çekilir kılan anlar.
Ve elbette Ridley Scott’ın hala Ridley Scott olduğunu hatırlatan sahneler var. Özellikle gece saldırısı. Scott’ın ışık, karanlık, mekan ve tehdit duygusunu aynı kadrajda bir araya getirdiği bu bölüm, filmin geri kalanındaki temposuzluğun bir anda unutulmasını sağlıyor. Gece görüş estetiğiyle kurulan saldırı sekansı, yönetmenin görsel anlatım konusunda neden hala özel bir yerde durduğunu hatırlatıyor. Filmdeki birkaç büyük set parçası, Scott’ın elinin değdiği anda sıradan bir hayatta kalma hikayesinin nasıl sinemasal bir gösteriye dönüşebildiğini gösteriyor.
Buna uçuş sahnelerini, Colorado’nun uçsuz bucaksız manzaralarını ve terk edilmiş dünyanın geniş planlarını da eklemek gerekiyor. Scott burada yine mekanı karakter gibi kullanıyor. İnsanların olmadığı bir dünyada doğa büyüyor, şehirler çürüyor, havaalanları ve yollar başka bir medeniyetin kalıntılarına dönüşüyor.
The Dog Stars bir aksiyon filmi gibi başlayıp aksiyon filmi olmamayı seçiyor. Bir aşk hikayesine yaklaşıyor ama tam olarak romantik bir film olmak istemiyor. Felsefi bir distopya olabilecek malzemeye sahip ama o derinliğe her zaman inemiyor. Bu türler arasında gidip gelirken de anlatının ritmi zaman zaman ciddi biçimde düşüyor. Filmin ağır temposu, tanıdık tür kalıpları ve senaryonun karakterlere yeterince derinlik verememesi başlıca sorunları olarak öne çıkıyor. Belki de en büyük problem tam burada. Çünkü The Dog Stars çok daha iyi bir film olabilirmiş hissini sürekli taşıyor.
Ridley Scott’ın görüntüleri, oyuncu kadrosu, Peter Heller’ın romanının çıkış noktası ve filmin merkezindeki o çok güçlü fikir — medeniyet ortadan kalktığında insanlıktan geriye ne kalacağı — çok daha büyük bir filmin malzemesine sahip. Ama Scott bu kez o malzemeyi Alien’daki kadar korkutucu, Blade Runner’daki kadar felsefi, Thelma & Louise’daki kadar duygusal ya da Gladyatör’deki kadar epik bir yere taşıyamıyor.
Belki de bu yüzden The Dog Stars, Ridley Scott külliyatında hatırlanacak en önemli filmlerden biri olmayacak. Ama tamamen başarısız da değil. Çünkü filmin altında hala ilginç bir soru var: Medeniyetin maskesi düştükten sonra insan gerçekten neye dönüşür? Scott’ın cevabı, beklediğimiz kadar karanlık değil. Hayatta kalmak içgüdü olabilir ama insanı insan yapan şeyin hala başkasına bağlanabilmek, sevebilmek ve bir geleceğe inanabilmek olduğunu söylüyor. Ve belki de filmin en güzel tarafı tam burada saklı. Dünyanın sonunu anlatırken bile, Ridley Scott bu kez bize dünyanın nasıl biteceğini değil, kalan zamanın yaşamaya değer olduğunu anlatmaya çalışıyor. Sadece keşke bunu biraz daha kısa, biraz daha sert ve biraz daha iyi yazılmış bir filmle yapsaydı.
Ancak 88 yaşındaki Ridley Scott’ın emekli olmaya hiç niyeti yok. Sıradaki filmi, Hugh Jackman’ın Long John Silver’ı canlandıracağı Robert Louis Stevenson uyarlaması Treasure Island. Ardından Scott, Alien: Covenant sonrasında yarım kalan David hikayesini sürdürecek yeni bir Alien filmi üzerinde çalışıyor. Dolayısıyla The Dog Stars’ın ardından Scott’a veda etmek için henüz çok erken. Biz de umutlarımızı biraz Treasure Island’ın yelkenlerine, biraz da yeniden açılacak o karanlık uzaya bağlamaktan başka çaremiz olmadığını düşünüyoruz.